02 Aralık 2009 05:00

GERÇEK

Bu köşedeki bir önceki yazıda, 25 Eylül grevinin, “birlik sorununun” nasıl çözüleceğini önemli ...

Paylaş

Bu köşedeki bir önceki yazıda, 25 Eylül grevinin, “birlik sorununun” nasıl çözüleceğini önemli ölçüde ortaya koyduğuna değinmiş ve grevin ikinci önemli göstergesinin de, “alan fetişizmi” düzeyine gelen “alancılık”, “sokakçılık”ı mahkum etmesi olduğuna dikkat çekmiş, sorun tartışmayı bu yazıya bırakmıştık.
25 Eylül günü gazetecilerin ve televizyoncuların mikrofon tuttuğu sendikacıların önemli bir kesimini söz, grev ve toplu sözleşme hakkına geldiğinde “Bu hakkı, alanlarda alacakları”ndan söz ettiklerine tanık olduk. Dahası özellikle de KESK geleneğinden gelen sendikacıların önemli bir bölümünün “sokak” ve “alanlar”la mücadele arasında dolaysız bir bağ kurarak, alanlara çıkmayı sözün bittiği yer olarak anladıkları da bir gerçektir.
Elbette ki, “alanlar” ve “sokaklar” burjuvazinin değil, emekçilerin mücadele alanlarıdır. Emek mücadelesi sokakları mücadelesinin her biçiminin (protesto, gösteri, genel grev ve grevlerin, direnişlerin, ayaklanmaların,...) devamı olarak kullanmıştır, bundan sonra da kullanacaktır.
Ancak sokakların, alanların mücadele alanı olarak kullanılmasının, bütün mücadele biçimlerinin önüne konması, son yarım yüzyılda, mücadelede sınıf dışı ve küçük burjuva sosyalizm anlayışlarının öne çıkmasıyla bağlantılı olduğu bir gerçektir. Bu yüzden de bu anlayışa karşı mücadelenin önemli ve ideolojik bir sorun olarak ele alınması gerektiği de atlanmaz. Hele sınıfla (yığınlarla) mücadelenin bağının koparıldığı ve devrimcilerin, solcuların mücadelen belirleyici öznesi olarak tarif edilmeye başlanmasıyla bu eğilimin güç kazandığı düşünüldüğünde!
Çünkü son 200 yıllık işçi sınıfı mücadelesi bize, işçi sınıfının asıl mücadele alanının üretim ve hizmet birimleri; yığınların yaşamlarını kazanırken bulundukları mekanlar olduğunu göstermektedir. Her gün süren sınıf mücadelesinin alanı orasıdır çükü. Bazen oradaki mücadele grev biçimine büründüğü gibi, bazen de sokağa taşan biçimler kazanır. Ve o zaman sokak, alanlar mücadelenin mekanlarına dönüşür. Ama bu durum dışında mücadelenin her günkü alanı işyerleridir, üretim ve hizmet birimleridir.
25 Kasım grevinin gücü ve etkinliği, doğrudan emekçilerin çalıştığı birimleri alan olarak kabul etmesi; iş bırakma eylemi olması olmuştur. Böylece kamu emekçilerinin ana kitlesi eyleme çekilebilmiştir.
Biraz soğukkanlı değerlendirilirse, kamu emekçilerinin mücadele tarihinde de en etkin katılımların işyeri merkezli eylemler olduğu görülür. Alana taşınan eylemlerin en genişlerinde bile katılım, kamu emekçilerinin yüzde 5’inin eyleme çekilmesini geçmemiştir.
Hele grev hakkı, toplu sözleşme hakkı gibi hem siyasi hem de tüm kitleyi ilgilendiren bir talep için asıl alan asla sokaklar, alanlar değildir. Tam tersine asıl alan işyeridir. Çünkü ancak işyerlerinde yapılacak eylemler kamu emekçilerinin ana kitlesini kapsayabilir ve ancak işyerindeki eylemler gerekli etkiyi uyandırabilir. Sokak burada ancak hareket işyerinden taşarak sokağa da döküldüğünde anlamlı olabilir. (*)
Önceki “birlik sorunu” ile ilgili yazıyla bir arada düşünüldüğünde 25 Kasım grevi;
1-) Kamu emekçilerinin hangi sendikanın üyesi, sendikalı mı sendikasız mı, kadrolu mu, sözleşmeli mi, taşeron mu, ...farklar gözetmeden birleşmesi mümkündür. Bunun ilk adımı ise mevcut sendikalar hakkında ön yargılar ve sendikal rekabet kaynaklı nitelemeleri bir yana bırakarak, kamu emekçilerin ana kitlesini birleştirmeyi esas alan bir tutumda ısrar etmek,
2-) Mücadelenin asıl alanının işyerleri olduğu ve eylemlerin de asıl olarak işyerlerinden kopmayan eylemler olmasına özen göstermenin mücadelenin etkin ve kamu çalışanlarının ana kitlesini mücadeleye katmanın en önemli biçimi olduğunu göstermiştir.
Ve tabii sendikal harekette bir zihniyet değişimi, bir sendikal dönüşüm içinde anlamlıdır bütün bunlar. Onun içindir ki, ideolojik bir tutum sorunudur bu.

(*) Elbette bu, her eylem illa işyerinde olacak demek değildir. Protestolar, basın açıklamaları, çeşitli büyüklükte kitlesel gösteriler mücadele içinde olacaktır. Ancak yerinde ve zamanında, amaca hizmet ettiği ölçüde! Tıpkı grevin, iş bırakmanın, yavaşlatmanın çeşitli biçimlerinin her zaman ve her durumda yapılmasının abes olacağı gibi!
İ. Sabri Durmaz
ÖNCEKİ HABER

‘Ben yapmadım o yaptı!’

SONRAKİ HABER

Tahir Elçi cinayetinde yeni suç duyurusu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa