02 Aralık 2009 05:00

GÖZLEMEVİ

Tiyatro Stüdyosu yirminci yaşına, İngiliz Oyun Yazarı, Yönetmen ve Oyuncu Moira Buffini’nin “Şölen (Dinner)”ini Ahmet Levendoğlu’nun çeviri ve yönetiminde sahneleyerek girmekte.

Paylaş

Tiyatro Stüdyosu yirminci yaşına, İngiliz Oyun Yazarı, Yönetmen ve Oyuncu Moira Buffini’nin “Şölen (Dinner)”ini Ahmet Levendoğlu’nun çeviri ve yönetiminde sahneleyerek girmekte. Yirminci yılına girerken, bugüne değin Türk tiyatrosuna kazandırdıklarıyla: “Daha nice yaşların olsun,” dedirtmekte. Yaklaşık yirmi yıl önce, seyircinin Tiyatro Stüdyosu’nda karşısında bulduğu Zuhal Olcay, yıllar sonra kurucularından olduğu Tiyatro Stüdyosu’nda bu oyunla yeniden: “Perde,” demekte.
Oyun Paige (Zuhal Olcay) adlı bir kadının, kocası Yazar Lars’ın yeni çıkan “İnancın Ötesinde” başlıklı kitabını kutlamak amacıyla sıra dışı bir yemek daveti planlamasıyla başlıyor. Paige’in şölenine, birbirini yakınen tanıyan Ressam Wynne (Funda İlhan), Wynne’ın sevgilisi Bob, Televizyon Habercisi Siân (Ayça Bingöl) ve Siân’ın kocası Mikrobiyolog Hal (Özgür Yalım) davetlidir. Ancak Wynne, davete gelirken Bob’dan ayrılıyor ve şölene yalnız katılıyor. Bu beşli ve o gece konuklara hizmet etmesi amacıyla çağırılan Garson (Güçlü Yalçıner) ile birlikte, Meşe Sokak’taki beyaz evde gece başlıyor. Gecenin başlamasıyla şaşırtıcı gelişmeler de yaşanıyor.
Ev sahibesinin konuklar için hazırladığı “Şölen”, alışageldiğimiz yemek davetlerinden hayli farklı. Mönüde “İlkçağ Çorbası”, “Istakozun Sonuncu Faslı”, Dondurulmuş Atık”, “Peynir Tahtası” gibi özgün(!) ve alışılmadık yiyecekler var. Istakoz, masaya çiğ olarak getiriliyor, isteyen ıstakozunu ya götürüp mutfakta kaynamakta olan kaynar suya ya da banyodaki küvetteki tuzlu suya atıyor. Yani ya ıstakozu kurtarıyor, ya da midesine indiriyor. Paige’lerin evinin önünde kamyonetiyle kaza yapıp, telefonla çekici çağırmak amacıyla eve gelen Mike’ın (Gökçer Genç) da katılımıyla olaylar daha bir ivme kazanıyor.
Çarpıcı bir tiyatro dili olan oyunda, konuklar gecenin sonunda ev sahibesinin hazırladığı bir oyunla kendileriyle ve de birbirleriyle yüzleşiyorlar. Her yüzleşmenin getirdiği gerilimin etkisiyle birbirlerine yüklenirlerken, sahnede acının ve güldürünün uyumlu harmanı sergileniyor. “Şölen”, cehenneme dönüşen bir yemek daveti olmakla birlikte, gerçekten de damakta tat bırakan, fevkalade başarılı bir kara komedi olarak sürüyor. Art arda sarsıcı sürprizlerle tempo yüksek tutulurken, beklenmedik final izleyiciyi iyice silkeliyor.
Oyunu Ahmet Levendoğlu dilimize kazandırmış. Ahmet Levendoğlu İngilizceyi sadece “dil” olarak bilen değil, İngilizcenin tarihsel, sosyo-politik, kültürel-folklorik özelliklerini de sindirmiş bir çevirmen. Her zaman söylüyorum, Ahmet Levendoğlu Türkiye’de Türkçeyi en güzel kullanan enderlerimizdendir diye. Türkçe ile İngilizce arasında eşdeğerlik kurma ustası olarak iki dili, dillerin yansıttığı dünya görüşünü de çok iyi bildiğini “Şölen”le bir kez daha kanıtlıyor. Diller arasındaki genel ayrımları tanıyor Levendoğlu. Var olan kendine özgü çeviri kuramları, giderek kendi içinde çeviri pratiği oluşturmuş yorum yeteneğiyle yazarın ışıltılı anlatımına “Şölen” çevirisinde de renkler katıyor. Çevirirken, yazarın çevirmene pek de açık olmayan yorum ufkunu ustaca aralıyor, deşiyor, çıkarıyor. Ahmet Levendoğlu, bu kere de düzayak yorumla yetinmiyor, birebire yakın karşılık üretirken, yorum gücünü yoğun biçimde kullanıyor. Yazarın konuşma diline saygılı davranıp, çevirinin birebirden uzaklaşmaması, özü yitirmemesi için oyunda geçen “başka s….ğimin mikrobu kaldı mı”, “si…r git”, “si…rici”, “sen de on paralık g…n birisin”, “ b.k yiyen”, “Ha….tir” gibi sözcükleri/tümceleri cımbızlamıyor, olduğu gibi kullanıyor. Yazarın eleştirel yaklaşımını ifade ettiği ve çeviride de değerini bulan akıcı eleştirel anlatımı, satirik bir biçem içinde yoğuruyor. Aklımdaki tek “istifham”, karakter adlarını Türkçeleştirmediğine, yani oyunu uyarlamadığına göre “Meşe Sokağı”nı da özgün halinde bıraksa daha iyi olmaz mıydı olarak kalıyor.
Bir gerçek daha var ki, Ahmet Levendoğlu iyi bildiği, duyumsadığı, çeviri aşamasında neredeyse yaşadığı eseri sahnelerken de, tıpkı çeviride uyguladığı gibi yapaylıktan, uyumsuzluktan titizlikle uzak durmuş. Bu titizlenmede oyuncuların başarısını elbette göz ardı edemem, ama oyuncu yönetiminde de Ahmet Levendoğlu’nun hakkını Ahmet Levendoğlu’na “teslim etmeden” edemem. Yuvarlak bir yemek masası çevresinde gelişen ve geçen oyunu, tornet üzerine oturtmak, böylece seyirciyi bir anlamda sinema dilindeki “amors” çekim yönteminin içine çekmek ancak Levendoğlu gibi ustanın aklından süzülebilir. Ne güzel kullanmış yöntemi bir görseniz! İzleyici arkası dönük oyuncuyu arkasından/karşısından, karşıdaki oyuncuyu ise yüzünden/profilinden izleyebiliyor. Tornet yavaş yavaş dönüyor. Değişen tablolarda, seyirci “replikleşmeye” 180 derecelik eksen kuralı dahilinde oyuncunun arka omuz hizasından, omzunun belli bir bölümünden tanık oluyor. Oyuncular da doğal mizansenlerle hareket edince, Ahmet Levendoğlu amacına “bihakkın” ulaşıyor.
Behlüldane Tor’un dekoru da, oyuna ayrı bir lezzet katıyor. Olabildiğince soyutlanmış bir dekor içinde Paige ve Lars’ın evine stilize bir görünüm vermiş Tor. Dekor, insanın nasıl nesneleştiğine somut bir örnek “teşkil” etmekte… Behlüldane Tor’un tasarımı bu oyunun gölgesi, röflesi, çeşnisi olmuş. Dekor, sadece oyunun yorumuna uyan değil, yorumunu vurgulayan, zenginleştiren tasarım olarak da dikkat çekiyor.
Funda Çebi’nin giysi tasarımları, gene ince zevk ürünü ve gene oyunla seyirci arasındaki iletişimi derinleştiriyor. Ayrıca, oyunun anlattığından alınan tadın uzun süre unutulmamasına da katkı sağlıyor. Daha genel anlamıyla, oyundaki “temaşa”yı gerçekleştiriyor. Eleştirim Funda Çebi’ye değil, modacılara. Şimdilerde “moda” oldu, kadınlar tuvaletlerinin altına bile çorap giymiyor artık! Önü açık ayakkabı, uzun elbise, çorapsız bacaklar… Funda Çebi ne derse desin, bu durum benim estetik görüşümü çimdikliyor. Gel gelelim, “moda” dendi mi akan sular duruyor, söz söylenmiyor.
F. Kemal Yiğitcan, ışık tasarımını her aksiyonun karşısına gelecek biçimde hazırlamış. Sahneye ilişkin tabloyu ve buna ilintili olarak yönetmenin çizdiği hareket planlarını, özellikle de oyuncuların giriş çıkışlarını, sahne üzerindeki yönelimlerini çok iyi belirlemiş. Yapıtın biçemine uygun olarak zaman içerisinde değişken, boyutlandırıcı, atmosfer yaratıcı, vurgulayıcı bir aydınlatma biçimi elde etmiş.
Oyunculardan Garson’da Güçlü Yalçıner, ne istediğini biliyor, bu isteği uğruna ne yapması gerektiğini dikkate alıyor. Gökçer Genç Mike’da, yeterli oranda heyecanlı bir oyun veriyor. Kimi sözcükleri yutmasa, vallahi iyi yolda olduğunu bile söyleyeceğim. Hal’e can veren Özgür Yalım, pasif bir hali teatral terimlerle yansıtmasını biliyor, pasif bölgeyi aktif biçemiyle yaratıyor. Payidar Tüfekçioğlu Lars’ı her heyecanın bireysel bir isteğin tatmininden ya da tatminsizliğinden doğup geliştiğini göstere göstere oynuyor. Göz bebeklerimden Ayça Bingöl kendini heyecanlanmaya değil, birtakım özel eylemler yapmaya zorluyor; daha doğrusu, nasıl heyecanlanacağı yerine, ne yapması gerektiğine kendini koşullandırıyor, pek de iyi ediyor. Dolayısıyla, abartısız bir Siân yaratıyor.
Zuhal Olcay’a gelince: Sanki oyunculuk için yaratılmış farklı yüzü; kimyası, ruhu, kısacası “gömleği”yle oyuncu Zuhal Olcay, bu kere de gövdesini tamamen duygularının hizmetinde tutmakta. Hiç kuşkum yok, bu da bir yetenek meselesi. Bu yeteneğiyse onun Paige’i canlandırmaya yönelik dışsal tekniğinin temelini oluşturuyor. Bilinç üstü görünmez duyguyu, fiziksel donanımıyla seyircisine mükemmel iletiyor. Sözcüklerin ve jestlerin yapmayacaklarını, yapamayacaklarını gene yapıyor, başarıyor.
Kısacası sonradan duymadık demeyin! Tiyatro Stüdyosu’nda seyircinin ilgisini anlık dahi olsa düşürmeyen bir oyun sahneleniyor.
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

Medyanın gözü minareden başkasını görmüyor

SONRAKİ HABER

Üsküdar’da polislere ateş ettiği iddia edilen kişi gözaltına alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa