10 Eylül 2009 04:00

Bienaller neyle yaşar?

Büyük tekellerin paralarıyla, diyor Julian Stallabrass. İngiliz sanat tarihçisi ve eleştirmeni, İletişim Yayınları tarafından Türkçede yayınlanan kitabı “Sanat A.Ş”de, çağdaş sanat ve bienalleri “ekonomik” boyutlarıyla ele alıyor.

Paylaş

Büyük tekellerin paralarıyla, diyor Julian Stallabrass. İngiliz sanat tarihçisi ve eleştirmeni, İletişim Yayınları tarafından Türkçede yayınlanan kitabı “Sanat A.Ş”de, çağdaş sanat ve bienalleri “ekonomik” boyutlarıyla ele alıyor.
İstanbul’un Brecht’le, Marx’la yola çıkan bienalini idrak etmeye hazırlandığımız şu günler, bu konuda okumanın tam zamanı belki de. Sokakları “Önce ekmek gelir, sonra ahlak”, “Banka kurmanın yanında, banka soymak nedir ki?” afişleriyle doldururken, konumuz, bienalin ve bienalciliğin sermayeyle, bankalarla kurduğu ilişki.
Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni, çağdaş sanat için de bir dönüm noktası sayılıyor. Sermayenin dolaşımıyla birlikte sanatın da dolaşımının “serbestleştiği” bir dönemden söz ettiğimiz için. Ama tabii, her zaman olduğu gibi, bundan daha fazlası da var. Sanat A.Ş. kitabının yazarı Stallabrass, bu dönemin aynı zamanda sanatın giderek belki hiç olmadığı kadar dev küresel şirketlerin denetimine açıldığı bir döneme işaret ettiğini söylüyor.
ŞİRKET, MÜZE, SANATÇI, MARKA İÇ İÇE
Bu süreçte, sanat da sanat kurumları da temelden bir dönüşüme uğrar. Müzeler başka kentlerde şubeler açmaya başlar, -Stallabrass haklı olarak bunları mağaza zincirlerine benzetiyor-; şirketlerin logoları ile müzelerin logoları, sanatçıların isimleriyle markaların isimleri yan yana, üst üste dört bir yanı süsler. “Dev sergiler, imajlarını tazelemek isteyen devletlere, kentsel dönüşüm projelerini satmak isteyen yerel yönetimlere aracılık eder. Kimlik, farklılık, melezlik, ‘sınırların aşılması’ gibi temalar etrafında örgütlenen bienaller de, yeni dünya düzeni’nin gösterilerinden biri olmaktan öteye gidemez; diğer sanat kurumları gibi, zamanla şirketlere özgü bir kurumsal yönetim disiplininin, ‘sanat yönetiminin’ etkisine girer.” (arka kapak...)
ÖNEMLİ TOPLUMSAL OLGULAR
Kitapta anlatılan, çağdaş sanatın bütün bu teslimiyet ilişkileri içinde birkaç farklı biçimde denetime tabi olduğu. Çünkü “çağdaş sanat” denen sanat türü, enstalasyon gibi maliyetli işlere girişmeye başladığından beri, sponsorluğa ve kamu fonlarına bağımlı olmaya daha açık hale geldi. Bu da, şirketlerin sanata müdahil olması ve müzelerin ticarileşmesinin hızlanması demek elbette. Şirketler, her ne kadar sanata “katkılarını” büyük bir lütuf gibi reklam malzemesi olarak kullanıyorlarsa da, koyduklarının çok daha fazlasını geri aldıkları, verilerle ortaya konuyor. Tabii, bununla da bitmiyor. Şirketler, sponsor olmadan önce etkinliklerle ilgili koşullar öne sürüyor, örneğin basında yankı uyandırmaya uygun olmayan ya da şirketlerin hedef kitlesine hitap etmeyen işlere pek bulaşmıyorlar.
Peki, bizim güncel olarak aklımızda olan sorulara gelelim. Mesela bir banka, neden banka kurmanın banka soymaktan daha vahim olduğunu söyleyen, icraata geçmese de en azından bu fikri yayan bir işe para verir?
Yazarın “ilerici toplumsal davalarla ilintilenen sanat”ın sponsorlarına genel yanıtı şu: “Kısmen yukarı doğru sınıfsal hareketliliğin gelecekte şirkete müşteri getireceği umuduyla, farklı ya da düşük gelir gruplarındaki izleyicileri çekerler; çoğunlukla da, elit sanat seyircisini, yalnızca estetik hoşluklar izlemediklerine (bunları tüketenler kendilerini bazen suçlu hissederler), önemli toplumsal olgulara da tanıklık ettiklerine inandırır.” (s.123)
Prestij de ileride kâra dönüşebilir bir şeydir sonuçta.
BİENAL DE KİME BİENAL?
Bu ilginç konulu İstanbul Bienali, ne kadar izleyiciye ulaşacak göreceğiz. Ama genel olarak bienaller, sadece çağdaş sanatın içeriğinden dolayı değil bienal adının da “uzak” duruşu dikkate alınırsa, çok halkın katıldığı etkinlikler olmuyor nihayetinde. Bunun bir nedeni var. Hayır, önce ekmek geldiği için değil.
“Bienaller, yerli halktan çok kozmopolit sanat izleyicisine hitap etme eğilimindedir. Her ülkenin önemli kültür ürünlerini küresel piyasaya sürmek için rekabet ettiği uluslararası sanat ya da ticaret fuarlarını model alırlar. Bu rekabetin, ülke pavyonlarında cisimleşen fiziksel formu, pek çok bienalde artık kullanılmıyor olsa da, ulusal rekabet atmosferi zaman zaman varlığını korur. Bunun da ötesinde, bu sergilerin küratörleri olan gezgin uzmanlar, küresel sanat sisteminin ürünleridir.” (s.46-47)
Paul Virilio adlı yazar demiş ki: “Çağdaş sanat; tabii iyi hoş da, ne ile çağdaş?” Öyle ya, banka kuranlarla da, banka hortumlayanlarla da, bankaya kart borcunu ödeyemeyenlerle de, banka soyanlarla da çağdaş olmak, nasıl bir sanat eder?
Sanat A.Ş., Julian Stallabrass, İletişim Yayınları, 194 sayfa
Çağdaş Günerbüyük
ÖNCEKİ HABER

AL BİRİNİ VUR ÖTEKİNE

SONRAKİ HABER

Cannes Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa