GÖZLEM

GÖZLEM

  • Emek mücadelesinin uzunca bir süredir izlediği gelişim seyri, emekçileri sürekli olarak kazanılmış haklarını savunma konumuna itmişti.


    Emek mücadelesinin uzunca bir süredir izlediği gelişim seyri, emekçileri sürekli olarak kazanılmış haklarını savunma konumuna itmişti. Dikkat edilirse, emek hareketinin örgütlü kesimleri, yine uzunca bir süredir sermayenin çeşitli düzeylerdeki yasal ve fiili saldırılarına karşı zorunlu olarak savunma pozisyonuna itilmeye ve böylece daha etkisiz hale getirilmeye çalışılıyordu.
    Bugüne kadar gerek emekçilere yönelik olarak hayata geçirilen çok yönlü saldırılar, gerekse emek örgütlerinin içinde bulunduğu durum, emekçilerin potansiyel gücünü açığa çıkarmasını büyük ölçüde engelledi. Bu durum, kısa bir süre için anlaşılır olsa da, mevcut savunmada kalma durumunun biraz daha uzaması hareketinin geleceği açısından ciddi ve aşılması zor sorunları gündeme getirebilir.
    Sınıf mücadelesi elbette sadece sendikal mücadelenin güçlenmesiyle ve bu mücadele sonucunda elde edilenlerle sınırlandırılamayacak kadar geniş bir alanda yürütülüyor. Ancak emekçilerin en geniş kesimlerini ortak sınıf çıkarları için birleştirmede ve mücadeleye sevk etmede sendikaların yaratacağı etkiyi yaratabilecek, emekçilerin kitlesel gücünü açığa çıkarabilecek daha kapsamlı ve somut bir örgütlenme pratiği, en azından bugün için söz konusu değil.
    Emekçi sınıflar, sermaye tarafından aralarında yaratılan rekabetin sonucunda sürekli bölünürken, diğer taraftan içinde bulundukları çalışma ve yaşam koşulları, bu kesimleri ortak çıkarlar etrafında birleşmeye zorluyor. Öncesi bir tarafa, son birkaç yıl içinde yaşanan saldırılar bile emekçi kitlelerin birbirinin ‘kuyusunu kazmayı’ sürdürdükçe her şeyin daha da kötüye gittiğini bizzat yaşayarak öğrenmelerini ve anlamalarını sağladı. Farklı sendikalara üye olsalar da, pek çok konuda birbirlerinden farklı düşünseler de, aynı sınıfın mensubu olarak dayanışma içine girip ortak tutum almadıkça güç olamayacaklarını, güçlerinin farkına varamayacaklarını gördüler.
    Sendikaların bir sınıf örgütü olarak gücü ve etkisini artıran, sadece temsil ettiği sınıfın ne kadarını kapsadığı değil, genel emekçi kitlesinin ne kadarını harekete geçirebilme iradesini ve yeteneğini gösterebildiğidir. 25 Kasım uyarı grevi, örgütlenme sürecinde yaşanan tüm eksikliklerine rağmen öğretici olmuştur. Sendikaların gerçek anlamda sınıf örgütü olması, birbirinden çok farklı özellikler gösterse de sınıfın potansiyel gücünü somut talepler üzerinden harekete geçirmesini gerektirir. Biriken gücü doğru kullanabilmek ve bir sonraki adımda daha büyüğünün atılmasını sağlamak için somut hedefler ve planlamalar yapıldığında, sendikal mücadelenin savunmacı çizgiden çıkması sağlanabilir. Aksi takdirde, gerçekten büyük bir güç olan emekçi sınıfların gücünü doğru kullanabilmesi mümkün olmaz.
    Bugüne kadar emek ve sermaye arasındaki orantısız güç dengesi, emek örgütleri ile sermayenin örgütlü gücü arasındaki mücadelenin içeriğini ve niteliğini belirlerken, terazi hep sermayeden yana ağır basıyordu. Sermaye güçleri kendi aralarındaki acımasız rekabete karşın, çıkarları için yeri geldiğinde kendi içlerinde sıkıca kenetlenerek, olduğundan daha güçlü hale gelirken, emek cephesinde onca çabaya karşın aynı birlikteliklerin sağlanamaması, karşıt sınıflar arasında oluşan güç dengesini kaçınılmaz olarak emekçilerin aleyhine değiştiriyordu. 25 Kasım, terazinin bozuk dengesini emekçilerin lehine değiştirmeye başladı.
    Umarız 25 Kasım’da sağlanan sınırlı birliktelik, önümüzdeki dönemde daha da genişletilerek devam eder. Devam eder de, yıllardır emek hareketinin potansiyel gücünü açığa çıkarması, sadece kendiliğinden bir güç olarak değil, o gücü ‘kendisi için’ kullanabilecek kadar cesur ve kararlı olması yönünde yaptığımız uyarıları sürekli tekrarlamak zorunda kalmayız.
    ERKAN AYDOĞANOĞLU
    www.evrensel.net