25 Kasım 2009: Sermaye sınıfı ve AKP’nin panzehiri emekçi sınıfların birleşik örgütlü mücadelesidir!

25 Kasım 2009: Sermaye sınıfı ve AKP’nin panzehiri emekçi sınıfların birleşik örgütlü mücadelesidir!

Küresel kapitalist ekonomi, iktisadi kriz içindeki ikinci yılını geride bırakmış durumda.


Küresel kapitalist ekonomi, iktisadi kriz içindeki ikinci yılını geride bırakmış durumda. Yeni dünya düzeni olarak adlandırılan tek kutuplu vahşi kapitalizm evresine geçildiğinden bu yana, dünyada krizler ve savaşlar zaten eksik olmuyordu. Ancak bunlar, yerel düzeyde ve görece az gelişmiş ülkelerle sınırlı olduğundan, küreselleşme sürecine direnç göstermenin kaçınılmaz sonucu olarak yansıtılmak isteniyordu. Araç olarak da medya, liberal öğretiyi benimsemiş ideologlar, uluslararası sermaye ve derecelendirme kuruluşlarının egemenliği altında yürütülen yerel hükümet ve devlet politikaları kullanılıyordu.
Finansal sermayenin öncülüğünde yürütülen bu yeni sermaye birikimi modeline karşı çıkanlar, tacizkar söylemlerle aşağılanıyor; cahillikten dinozorluğa çeşitli yakıştırmalarla değersizleştirilmeye çalışılıyordu. Alternatifi olmadığı söylenen bu yeni liberal ve tutucu politikalar, ideolojik aygıtlarla besleniyor, bu aygıtların yetersiz kaldığı durumlarda da zora ve şiddete başvuruluyordu.
Çeyrek yüzyılı bulan bu küresel altüst oluş sürecinin dünyada ve ülkemizde sermaye sınıfının gevşeyen vidaları sıkmasıyla sonuçladığı söylenebilir. Reel ücretler düşürüldü, eşitsizliklerin düzeyi yükseltildi. Muhalif akımlar bastırılırken, sermaye akımları serbestleştirildi. Finansal sermaye reel üretimden tamamen kopup yapay bir şişkinliğe ulaştı. Uluslararası sermaye ulusal hükümetleri ve emekçi sınıfları da denetimi altına aldı. Ülkeler sermayeye en düşük maliyet ve dolayısıyla en yüksek kazanç getirecek koşulları sağlama yarışına girdiler. Bu yarışta Türkiye başı çeken ülkelerden biri oldu.
12 Eylül askeri darbesinin açtığı yolu ANAP genişletmiş, DYP derinleştirilmiş ve AKP zirvesine ulaştırmıştı. SHP, DSP, CHP, MHP, RP gibi partilere de figüranlık rolü biçilmişti. Bu ana akım siyasi oluşumlar, sermaye sınıfının restorasyonuna koşulsuz destek sunarken, emek yanlısı örgütler zayıflatıldı, küçültüldü ve medyanın da çabalarıyla her türden olumsuzluğun günah keçileri haline getirildi. Özellikle geçmişe yönelik değerlendirmelerde iktisadi ve toplumsal krizlerin sorumluluğu emek örgütlerinin mücadeleci tutumuna bağlanmak istendi.
Oysaki, kapitalist sistemin bugün karşılaştığı sorunların kökeninde, emekçi sınıfların ve emek yanlısı örgütlerin hiçbir sorumluluğunun bulunmadığının altının kalın çizgilerle çizilmesi gerekmektedir. Bugün yaşanan krizin sorumlusu hükümetler, yerleşik siyasi örgütler, sermaye dostu kişi ve kurumlardan başkası değildir.
Bu gerçeği Türkiye’de en berrak biçimde kavrayanlar da medya, hükümet ve sermaye çevreleridir. 25 Kasım 2009 tarihinde kamu emekçilerinin gerçekleştirdiği uyarı grevine yönelik tepkiler de özünde bu görüşü doğrular niteliktedir.
25 Kasım uyarı grevine sadece ülke çapında kitlesel katılım sağlanmamış, aynı zamanda çeşitli illerde gerçekleştirilen protesto gösterilerine de pek çok demokratik kitle örgütü ve on binlerce kişi destek vermiştir.
Bu çerçevede yerleşik medyanın uyarı grevini yansıtma biçimi küreselleşme sürecinde üstlendiği misyonu gözler önüne serer niteliktedir. Öncesinde halkın temel gereksinimlerinin sağlanamayacağına ve grevin yasal olmadığına vurgu yapılmış; sonrasında ise ya önemsizleştirilmiş ya da halkın grevden nasıl “mağdur olduğuna” odaklanılmıştır.
Pek çok medya kuruluşu da grevi kriminal bir olgu gibi yansıtmaya çaba göstermiştir. Örneğin Ankara’nın dört bir yanından Kızılay’a akan binlerce emekçinin ve emekçi dostunun yaklaşık üç saat süren son yılların en canlı ve olgun protesto eylemi, toplamda üç dakika sürmesine rağmen, beş gösterici ve on polisi karşı karşıya getiren bir “arbede”ymiş gibi yansıtılmak istenmiş ve içeriğinden kopartılmaya çalışılmıştır.
Benzer şekilde, hükümet ve sermaye çevreleri de kendilerine yönelik asıl tehdidin yerleşik muhalefet partilerinden değil, kanadı kırık olmasına, yöneticilerine ve üyelerine yönelik baskıların sürmesine rağmen, kamu emekçilerinin direngen örgütlerinden kaynaklandığını kavramışlar ve saldırıyı cepheden yürütmeye karar vermişlerdir. Başbakan, bakanlar ve hükümet sözcüleri, ardı ardına yaptıkları açıklamalarla uyarı grevinin yasadışılığına vurgu yapmışlar, bedel ödetmeye kararlı olduklarını açıklamışlar ve böylece “Demokratik Açılım” konusundaki samimiyetlerini ortaya koymuşlardır.
Kamu emekçilerinin toplu görüşme hakkından, azalan ücret ve maaşlardan, işsizlikten, artan yoksulluktan, sosyal güvenlik hizmetlerinin özelleştirilmesi sorunundan doğal olarak hiç söz etmemişlerdir. Çünkü bu derinleşen kriz ortamında sermaye sınıflarının temel kurtuluş yolu, çalışanları işten çıkartmak, ücretleri ve maaşları düşük tutmak, sosyal harcamaları azaltmak, toplumsal huzursuzluğu çeşitli yöntemlerle ortadan kaldırmak veya en aza indirmekten geçmektedir.
Buna karşılık kamu emekçileri, krizin nedeni değil mağduru olduklarını dile getirmekte, sermaye sınıflarının ve hükümetin de krizin asıl sorumluları olduklarını haykırmaktadırlar. 25 Kasım uyarı grevinin temel mesajı da burada yatmaktadır. Bu noktada kritik öneme sahip olan soru, sermaye ve emekçi sınıfları arasında yeniden alevlenen mücadelenin ne yöne evrileceğidir. Kamu emekçileri ilk adımı atmışlardır. Bundan sonraki aşama işçi sendikaları, demokratik kitle örgütleri ve bütün çalışan kesimlerin kamu emekçileriyle birlikte hareket edecekleri bir oluşumun meydana getirilmesidir.
Mevcut sermaye partilerinin, emekçileri din, mezhep, dil, milliyet temelinde bölmeye çalışan ayrıştırıcı politikalarına karşı, farklı din, milliyet ve mezhepten emekçilerin kimlik ve tanınma taleplerine de sahip çıkan ve emekçi sınıfların ortak çıkarlarını gözeten bir toplumsal hareketin oluşturulması, bugün büyük bir aciliyet taşımaktadır. AKP’yi geriletmenin en doğrudan yöntemlerinden birinin de bu olduğu unutulmamalıdır.
HAKAN MIHCI Doç. Dr., Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü
www.evrensel.net