HAYATIN İÇİNDEN

HAYATIN İÇİNDEN

  • Üniversiteleri besleyen en önemli kaynak, yüksek lisans ve doktora öğretimi.


    Üniversiteleri besleyen en önemli kaynak, yüksek lisans ve doktora öğretimi. Seçilen konuda yapılan yayınları araştırma ve yorumlama ile başlayan bu eğitim, sınırları çok daraltılmış ama derinliği artmış bir tez ya da kitapla sonuçlanıyor ve akademik hayatın en önemli çıtası aşılmış oluyor. Evrensel “Doktor” unvanını kazanan genç akademisyen, artık tek başına araştırma yapacak ve yaptıracak kadar yetkin sayılıyor.
    Lisans öğretiminin ardından en az 5-6 yıl süren bu dönem, aslında mühendis, tıp doktoru, öğretmen, diş hekimi gibi unvanlara sahip olan, belki evlenmiş, çocuk sahibi olmuş insanların gönüllü olarak öğrenciliklerinin devam ettiği bir dönem. Aynı anda hem hoca, hem öğrenci olmanın mutluluğunun ve çoğunlukla da sıkıntılarının yaşandığı bir dönem.
    Sıkıntının en önemli nedeni, doktora sonrasında ne olacağının bilinmemesi. Ülkemizde ne yazık ki akademik unvanlar sadece üniversitelerde bir anlam kazanıyor. Üniversite dışında çalışmayı planlayan bir gencin yıllar boyunca doktora eğitimi almış olmasından çok, birkaç yıllık pratik iş deneyimine sahip olması tercih nedeni. Son dönemde açılan onlarca üniversiteye rağmen her nedense bu üniversitelerin akademik kadrolarının doldurulmasına yönelik ciddi bir talep görünmüyor. Tek hocası olan üniversiteler dahi akademik kadro ilanlarında aşırı cimri davranıyorlar. İlanlar daha çok, önce bulunan, kafası sorgulanan ve mevcut rektör ve yönetimle uyum (?) içinde çalışacağına inanılan insanlar için veriliyor. Yeni alınacak her öğretim üyesine, mevcut rektöre oy verecek ya da vermeyecek seçmen gözü ile bakılıyor. Zaten bu nedenle genellikle rektörler ikinci dönemlerinde en yüksek oyu alabiliyorlar.
    Ama yine de bir ihtimal, üniversitede kadro bulurum diye çalışan doktora öğrencisi gencin başına gelenleri biliyoruz. Bu öğretimin büyük bir kısmı, hocanın ve doktora öğrencisinin karşılıklı ve birebir ilişkisini gerektiriyor. Her ne kadar genellemek doğru olmasa da, kişilerin karakterlerinden, bulundukları üniversitelerin geleneklerinden kaynaklanan sonuçlar, doktora öğretimini öğrenci ve bazen de hoca için dayanılamaz noktalara getirebiliyor.
    Genç bir doktora öğrencisi, “Hocam beni, misafirini karşılamak, arabasını tamire götürmek gibi alakasız ve angarya işlerde kullanıyor” diye yakınıyor. Öğrenimleri sırasında insanla yoğun ilişkisi olan tıp, diş hekimliği gibi dallarda doktora yapmanın uygulamada oto tamircisinde çıraklık yapmaktan neredeyse hiç farkı yok. Okuyarak öğrenmenin yanında, bakarak, yaparak öğrenmek önemli bir yer tutuyor. İşte bu usta-çırak ilişkisi içinde ölçü kaçıyor ve doktora öğrencisi, gelirleri değil ama sıkıntıları paylaşma konusunda ailenin bir ferdi (?) gibi görülüyor. Bu durum mühendislik dallarında, sosyal bilimlerde de pek farklı değil ve toplumsal yaşam tarzımızın üniversiteye yansıması olarak özetlenebilir.
    Aslında hiçbir düzgün hoca, doktora gibi uzun bir çalışma sonunda öğrencisinin başarısız olmasını istemez. Her başarısız öğrenci, hocanın başarısızlık hanesine yazılan bir lekedir. Bazı ülkelerde doktora çalışmasının sona erdiğine öğrenci karar verir ve tezini, kendi hocasının üye olarak dahi bulunmadığı yetkin jüriler önünde savunmak durumunda kalır. Başarılı olup olmadığı tamamen bilimsel ölçülerle kararlaştırılır. Bu sınav sistemi, bir anlamda öğrencinin hocasının da sınandığı bir ortam oluşturur. Bu nedenle sistem, doktora öğretimi boyunca öğrenci ile hoca arasında tamamen bilimsel ve ölçülü samimi bir ilişkinin gelişmesine neden olur.
    Oysa bizde jüri oluşturma işi pratikte tamamen doktora hocasının inisiyatifine bırakılmıştır. Hoca, nazı geçen birkaç kişiyi jüri olarak önerir. Enstitü de genellikle hocayı kırmaz ve jüri sadece tez hocasının önerisi ile kurulmuş olur. Hocası ile iyi geçinmeyen öğrencinin, Nobel kazanmış olsa dahi, bu aşamaya gelmesi kağıt üzerinde yazılmamış olmasına rağmen, tamamen hocasının oluruyla mümkündür. Tersi de çok olağan sayılmaktadır. Yani bilimsel olarak pek yeterli olmayan, bilimsel çalışmanın iyi geçmiş hoca-öğrenci ilişkisi hatırına kabul edildiği de olmaktadır.
    Doktora öğrencilerinin daha güçlü altyapı ile akademik dünyaya katılabilmeleri, kısmen doçentlik sınavlarında uygulanan sistemin doktora değerlendirilmesine uyarlanması ile mümkün olacaktır. Yeter ki hem hocalar, hem öğrenciler “Boşver bilimselliği, dostluk (?) önemli” demesinler!..
    ARİF NACAROĞLU
    www.evrensel.net