04 Aralık 2009 00:00

ÖZGÜRCE

AKP’nin son dönemde dilinden düşürmediği “demokrasi” konusunda gerçek yüzü, 25 Kasım greviyle bir kez daha ortaya çıktı.

Paylaş

AKP’nin son dönemde dilinden düşürmediği “demokrasi” konusunda gerçek yüzü, 25 Kasım greviyle bir kez daha ortaya çıktı. 25 Kasım öncesinde başlayan AKP’nin emekçilere yönelik tehditleri grevin ardından Başbakan’ın “Bir ülkede yasaların çiğnenmesine müsaade edilirse, o ülke yolgeçen hanına döner” sözleriyle devam etti.
Siyasi iktidara sahip olanların toplumdan böylesine büyük tepki alması elbette kolay hazmedilir bir durum değildir. Zira hükümetin yönetimi altındaki yüz binlerce kamu emekçisi ve onlara destek olan milyonlarca yurttaş, hükümetin “iktidar”ını sorgulamış ve uyguladığı politikalara karşı çıkmıştır. Hem de bu karşı çıkış, sınıfsal bir eylemle yani grevle gerçekleşmiştir. Hükümete yönelik tepkilerin grev gibi işçi sınıfının en güçlü silahı aracılığıyla gerçekleşmesi, tepkinin sadece AKP hükümetine değil onun temsilcisi olduğu ve iktidarının kaynağı olan kapitalist sisteme yönelik olduğunu da göstermektedir. Dolayısıyla AKP, sadece kendi iktidarına değil, temsil ettiği sisteme karşı tepkilerin ve tehditlerin yoğunlaştığını da hissetmiştir. İktidarını tehdit altında hisseden mutlakıyet rejimleri gibi AKP de tehdit ve baskı yoluyla kendisini tehdit eden gücü sindirme yoluna gitmiştir.
Yasalar, siyasi iktidarların ve onun temsil ettiği egemen sınıfın çıkarlarını meşrulaştırmanın ve tehdit olarak gördüğü unsurları ortadan kaldırmanın en temel dayanağıdır. Egemen gücün çıkarları bir kez yasal metinler haline dönüştü mü –yasama sürecinde demokrasinin ne ölçüde geçerli olduğuna bakmadan- ona karşı çıkmak da artık “suç” haline dönüşmüş demektir. AKP de bu doğrultuda bir taraftan sistemin çıkarlarına uyan yasaları sahiplenirken, diğer taraftan –demokratik olmayan bir seçim süreci sonucunda elde ettiği- 7 yıllık iktidarı süresince çıkarttığı yeni yasalarla sistemin ve iktidarının varlığını güçlendirmeye çalışmıştır. 25 Kasım grevi karşısında göstermiş olduğu tepki, AKP iktidarının –işine geldiği zaman karşı çıktığı- yasaların ardına saklanma gayretini tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır.
AKP bugün kimi kesimlerce Türkiye’de “Demokrasinin mimarı ve güvencesi” olarak ilan edilmektedir. Demokrasi kavramını, kapitalizmle bütünleşme ve piyasanın serbestleşmesi -ABD’nin Irak’ta ve Afganistan’da yaptığı gibi- olarak gören kesimler için AKP’ye yönelik bu niteleme doğru olarak kabul edilebilir. Ancak demokrasi, toplumsal özgürlükler bağlamında nitelendiriliyorsa AKP, bırakınız demokrat olmayı tam tersine -25 Kasım grevinde de görüldüğü gibi- özgürlükleri sınırlayan, otoriter, baskıcı bir anlayışa sahiptir.
AKP’nin 25 Kasım grevi karşısında demokrasiden uzak, yasaların ardına sığınan tehditkar ve baskıcı tutumu karşısında KESK yönetimi, uluslararası hukuku referans alarak grevin yasallığını ispata yönelmiştir. Hukuk zemininde –yargı sürecinde- her türlü yasal dayanak üzerinden savunma yapmak elbette gereklidir. Ancak sınıf mücadeleleri –ya da Başbakan’ın tabiriyle “ideolojik” mücadeleler- sadece yasal zemin içinde yürütülemez. Kaldı ki yasal savunma için referans alınan kaynaklara ait yaklaşımların AKP’den pek farklı olmadığını da unutmamak gerekir(!) AKP, 7 yıllık iktidarı boyunca sürekli olarak söz konusu uluslararası kaynaklara dayanarak icraatta bulunmuştur. Bunların başında da AB hukuku gelmektedir. AB, tıpkı AKP gibi demokrasiyi piyasanın serbestleşmesiyle sınırlandıran bir anlayışa sahiptir. Zaten 25 Kasım’da greve çıkan emekçilerin gerçek sorunu olan çalışma yaşamında esnekleşme, güvencesizlik ve kamu hizmetlerinin piyasalaşmasına yönelik uygulamaları da AKP, AB’nin direktifleri doğrultusunda yapmıştır. KESK’in yasal dayanak olarak referans verdiği ILO da piyasa ekonomisinin hakimiyetiyle birlikte işlevsiz hale gelmiş bir kurumdur. ILO’nun ne sermaye ne de devletler üzerinde yaptırım gücü yoktur. Dolayısıyla Anayasa’nın 90. maddesinden yola çıkarak uluslararası kurumların yasa ve normlarından medet ummak emek mücadelesini hiçbir yere götüremez.
Yapılması gereken; uluslararası hukuktan beklenti içine girmek yerine emeğin örgütlülüğünü ve mücadele gücünü yükseltmektir. Zira, sermaye ve onun temsilcileriyle mücadele, ulusal ya da uluslararası yasalarla değil, emeğin üretimden ve dayanışmadan gelen gücü ile gerçekleşebilir(!)
ÖZGÜR MÜFTÜOĞLU
ÖNCEKİ HABER

Hukuksuzluğa Danıştay freni!

SONRAKİ HABER

Selin vurduğu Eminönü esnafı: Yıllardır alt yapı yetersiz diyoruz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa