İdealler... Gerçekler...

İdealler... Gerçekler...

“İnsanlık topluluğunun bütün üyelerinde bulunan onurun; eşit ve başkasına aktarılamaz hakların tanınması, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli...


“İnsanlık topluluğunun bütün üyelerinde bulunan onurun; eşit ve başkasına aktarılamaz hakların tanınması, dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğu, insan haklarının tanınmaması ve hor görülmesi insanlık vicdanını isyana yönelten zorbalıklara yol açmış olduğu ve insanları korku ve yoksulluktan kurtulmuş, söz ve inanç özgürlüğüne kavuşmuş bir dünya kurulması insanoğlunun en yüksek ideali olarak ilan edilmesi olduğu, insanın baskıya, baskı yönetimine karşı son çözüm olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için, insan haklarının bir hukuk düzeniyle korunması bir zorunluluk olduğu, devletler arasında dostça ilişkilerin geliştirilmesinin zorunlu olduğu...”
Bu ‘dilek ve temenniler’ İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin önsözünde yazılı. İkinci Paylaşım Savaşı’nın yol açtığı yıkımın ardından gündeme gelen bildirgenin üzerinden geçen yarım yüzyılı aşkın süreye rağmen, ideallerini gerçekleştiremedi. Daha da önemlisi temel insan haklarında özellikle ‘90’lı yıllarda Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından büyük gerilemeler yaşandı. En büyük insan hakkı ihlali olan savaşlar insanlığı ve geleceğini tehdit etmeyi sürdürdü.
Türkiye’de de durum farklı değil. Bırakalım Anlaşmanın imzalanmasından bu yana olan biteni, son bir yılda yaşananlar bile nasıl bir tabloyla karşı karşıya olunduğunu çok net gösteriyor.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin maddelerine (ideallerine) ve gerçekte yaşananlara bakarak bunun boyutunu görmek mümkün.

Madde 1: Bütün insanlar özgür; onur ve hakları yönünden eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdırlar.
Bildirgenin 1. maddesi, eşitsizlikleri zorunlu olarak geliştiren bir sistemin varlığı koşullarında hayal olmanın ötesine geçemedi. Ülkeler arasındaki eşitsizlikler, tek bir ülkenin yurttaşları arasında içine doğdukları koşulların farklılığı yüzünden zaten var olan eşitsizlikler; sistemin kendisinin kimilerinin zengin, kimilerini yoksul olmasını gerektirmesi gibi zorunluluklar... Bütün bunlar bu maddenin hiç uygulanamadığını gösteriyor. Bu bildirgeye imza atan ilkeler ise insanlar arasında kardeşliğin gelişimi için çabalamak şöyle dursun, insanları birbirine düşmanlaştıracak adımlar atmaktan vazgeçmiyor.

Madde 3: Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Başta savaşlar olmak üzere, toplumlarda asıl olarak devletten kaynaklanan şiddetin etkisi her geçen gün artıyor. Her gün binlerce insan savaşlar, yoksulluk ya da devlet şiddeti yüzünden yaşamını yitiriyor. Üstelik her geçen gün artarak... Türkiye’de bunu en çarpıcı biçimde gösteren ise Kürt sorununun şiddetle, silahla çözümünde ısrar edilmesi.

Madde 5: Hiç kimse işkenceye ya da acımasız, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza ya da muameleye uğratılamaz.
Türkiye’de karakolların şeffaflaştırıldığı iddia ediliyor ancak sistematik işkencenin bir sorgu yöntemi olarak sürdüğüne ilişkin sayısız örnek ortaya çıktı. Üstelik işkence bu yıl sokağa da taştı. Her toplumsal olayda, emekçilerin taleplerini dile getirmek istediği her gösteride cop, biber gazı ve silah güvenlik güçlerinin vazgeçilmez araçları oldu. 1 Mayıslar, işçi eylemleri, Kürt halkının eylem ve basın açıklamaları hep aynı görüntülerin yaşandığı yerler oldu. Ortaya çıkan işkence vakalarında, işkencenin tespit edilebilmesinin de önünde engeller varlığını sürdürdü. Son 20 yılda polis ve askerlerin öldürdüğü çocuk sayısı 415.

Madde 7: Yasa önünde herkes eşittir ve herkes ayrım gözetilmeksizin yasanın koruyuculuğundan eşit olarak yararlanma hakkını taşır. Herkesin, bu Bildirge’ye aykırı her türlü ayrıma ve bu tür ayrım gözetici işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya karşı eşit korunma hakkı vardır.
Son bir yılda gündeme gelen sayısız olay hukukun, yasaların siyasete göre yorumlandığı ve uygulandığını gösterdi. Toplumsal eşitsizliklerin, sınıf farklılıklarının varlığını sürdürdüğü bir ortamda, bir sistemde bildirgenin bu maddesinin uygulanabilmesi mümkün olmadı.

Madde 9: Hiç kimse, keyfi olarak tutuklanamaz, alıkonulamaz, sürülemez.
Sıradan bir basın açıklamasında suç unsurlarının oluşup oluşmadığına bile bakmadan göz altına almak, tutuklamak Türkiye’de bir gelenek haline geldi. Üstelik polise taş attığı iddiasıyla çok sayıda çocuk bile tutuklanabiliyor. Sendika üyesi işçiler, kamu emekçileri bir yolu bulunup tutuklanıyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre, 31 Ağustos 2009 itibarıyla çocuk cezaevlerinde yatan mahkum sayısı 2 bin 637 olurken, kapalı çocuk ceza infaz kurumlarında tutuklu bulunan (yargılaması süren) çocuk sayısı 1230 olarak tespit edildi.
Adalet Bakanlığı’nın TBMM’ye sunduğu 2010 yılı Bütçe Tasarısı’na göre, 6 Ağustos 2009 itibariyle Türkiye cezaevlerinde 112 bin 546 tutuklu ve hükümlü bulunuyor. Yıllık artış oranının yüzde 14 olduğunu belirten bakanlık, cezaevi nüfusunda aylık ortalama 1330 kişilik artış olduğunu bildiriyor. TİHV ve İHD’nin verilerine göre, 2009 yılının ocak ayından bugüne kadar Cezaevlerinde yaşamını hastalıklardan dolayı yitirenlerin sayısı 17’i bulurken, bu sayının her geçen gün artmasından endişe duyuluyor.

Madde 12: Hiç kimse, özel yaşamı, ailesi, konutu ya da yazışması konularında keyfi müdahaleye, onuruna ve adına karşı saldırıya uğrayamaz. Herkesin, bu müdahale ve saldırılara karşı yasa ile korunmaya hakkı vardır.
Bu maddenin hiç uygulanmadığına en iyi örnek yasal ya da yasa dışı dinlemeler. Başta siyasetçiler olmak üzere, kamu görevlileri, savcı ve hakimler, askerlerin dinlendiğine ilişkin çok sayıda iddia ortaya atıldı. Başbakanın bile dinlendiğini söylediği bir ortamda bu maddenin uygulama alanı bulmasını beklemek ne derece gerçekçi olur...

Madde 18: Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din ya da inanç değiştirme; dinini ya da inancını tek başına ya da topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, tapınma ve anma bağlamında açığa vurma özgürlüğünü içerir.
Türkiye’de laiklik sorunu cumhuriyetin kuruluşundan bu yana çözülmeyen bir sorun olarak varlığını sürdürüyor. Devlet farklı din, mezhep ve inançlara aynı mesafede durmadığından, başta Aleviler olmak üzere milyonlarca kişi bu haktan yararlanamıyor. AİHM kararlarına rağmen okullarda zorunlu din dersi verilmeye devam ediyor.
Madde 19: Herkesin düşün ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu özgürlük düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma hakkını içerir.
Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinin varlığını sürdürmesi bile bu maddenin Türkiye’de ne anlama gelebileceğini gösteriyor. Üstelik sadece 301. Madde de değil, bir çok yasada bu hakkın kullanılmasının önünde engeller bulunuyor.

Madde 22: Her kişinin, toplumun bir üyesi olarak, sosyal güvenliğe; onuru için ve kişiliğinin özgürce gelişmesi için zorunlu olan ekonomik, toplumsal ve kültürel hakların, ulusal çaba ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütleriyle ve kaynaklarıyla orantılı olarak gerçekleştirilmesine hakkı vardır.
Parası olanın güvenli bir yaşam sürdürebildiği bir sistemle yaşamayı sürdürüyoruz. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından emekçilerin başta sağlık ve eğitim alanları olmak üzere güvenli bir yaşam sürdürmeleri; en azından yakın geleceklerinin ne olacağını bilebilmeleri bile artık mümkün değil.

Madde 23: (1) Herkesin çalışmaya, işini özgürce seçmeye, adil ve elverişli çalışma koşullarına ve işsizlikten korunmaya hakkı vardır.
(2) Herkesin hiçbir ayrım gözetilmeksizin, eşit çalışma karşılığı eşit ücrete hakkı vardır.
(3) Çalışan herkesin, kendisine ve ailesine insanlık onuruna uygun bir yasayış sağlayan, gerekirse her türlü sosyal güvenlik araçlarıyla da desteklenen bir ücrete hakkı vardır.
(4) Herkesin, çıkarlarının korunması için başkaları ile birlikte sendika kurmaya ve kurulu bir sendikaya katılmaya hakkı vardır.
İşsizlik kapitalist sistemin en yakın yol arkadaşlarından biri. Esnek çalışma yöntemleri, bir insanın bile yaşamasına yetmeyecek biçimde belirlenen asgari ücret, keyfi nedenlerle işten atmalar... Sendikalaşan işçilerin işten atılmasının bir gelenek haline gelmesi...Bütün bunlar bu ülkenin gerçekleri ve bu maddenin hiçbir zaman uygulanmadığının ve böyle bir niyetin bile olmadığının göstergeleri.

Madde 25: Herkesin gerek kendisi, gerek ailesi için yiyecek, giyecek, konut, sağlıksal bakım, gerekli toplumsal hizmetler de içinde olmak üzere sağlığına ve esenliğine uygun bir yaşam düzeyine; işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılıkta ya da geçim olanaklarından kendi iradesi dışında yoksul kaldığı başka durumlarda, güvenliğe hakkı vardır.
Son yaşanan ekonomik krizin ardından yoksulların, evsizlerin sayısında ciddi bir artış söz konusu. Emeklilik hakkının bile gasp edilmesi yönünde çalışmalar yapılıyor. Sağlıklı bir yaşam sürdürülebilmesinin önüne her gün yeni engeller çıkarılıyor.

Madde 26: Herkesin eğitim hakkı vardır. Eğitim hiç olmazsa ilk ve temel eğitim evrelerinde parasız olmalıdır. İlk eğitim zorunludur. Teknik ve mesleki eğitimden herkes yararlanabilmeli ve yüksek öğretim, başarıya göre, herkese tam bir eşitlikle açık olmalıdır.
Yüz binlerce genç eğitim hakkından yoksun biçimde yaşamını sürdürüyor. Eğitim her aşamada paralı hale getiriliyor.

ONLARCA KAZI, BİNLERCE KEMİK...

1995 ile 1999 arasında her cumartesi günü Galatasaray Meydanı’nda kaybedenlerden hesap soran Cumartesi Anneleri, bu yıl eylemlerine yeniden başladı. 31 Ocak 2009’da 201’inci kez bir araya gelen kayıp ailelerine Diyarbakır’daki kayıp analarından da destek geldi. Çocuklarının kemiklerini isteyen, Ergenekonculardan hesap soran kayıp yakınları Ergenekon davasına müdahil olmak istedi. Kayıp ailelerinin yeniden başlattığı eylemler 4’üncü haftasına girdiğinde Silopi’deki BOTAŞ kuyuları açılmaya başladı. Birbiri ardına kazılar yapıldı, yüzlerce kemik bulundu.

CEZAEVLERİ YİNE MEZAR OLDU

Cezaevlerinde ölüme terk edilen hasta tutuklu ve hükümlülerden Mustafa El Elçi, Gurbet Mete, Hasan Kert, Beşir Özer, Recep Çelik ve İsmet Ablak, Resul Güner, Yılmaz Keskin, Resul Güner yaşamını yitirdi.
Yıl boyunca bir yandan kanser, bir yandan da Adli Tıp skandallarıyla mücadele eden hasta hükümlü Güler Zere, geçtiğimiz ay serbest bırakıldı
İşkence, hak ihlalleri ve keyfi uygulamalarla gündemden düşmeyen cezaevlerinde bu yıl en çarpıcı örnekler, Kandıra ve Tekirdağ F Tipi’nde yaşandı.
Tekirdağ 1 No’lu F Tipi’nde 20 Şubat’ta yapılan genel aramada boya kalemleri tutukluların çamaşır leğeni, öykü ve deneme yazılarına el konuldu. Buna tepki gösteren tutuklulara ise hücre cezası verildi.
Müebbet hapse mahkum edilen çevirmen Tonguç Ok’a gönderilen İspanyolca kitap ve dergiler, ‘Türkçe olmadığı’ gerekçesiyle cezaevine alınmadı, idare “inceleme için çevrilmesi şart” dedi. Oysa ki bu kitapların Ok’a gönderilmesinin nedeni, çevrilecek olmasıydı.

Ceren Saran

İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, bundan tam 61 yıl önce kabul edildi. 30 maddeden oluşan bildiri, insanın yalnızca insan olmasından ötürü sahip olduğu hakların güvenceye alındığı uluslar üstü bir metindi. Türkiye 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’ne, hapiste binlerce çocuk, polis kurşunuyla can verenler, kapatılmaya çalışılan siyasi partiler, kimlikleri hiçe sayılan vatandaşlarıyla giriyor.
Güvenlik güçleri bu yıl da karşısındakinin çocuk olduğunu da, insan olduğunu da unuttu. 12 yaşındaki Ceylan Önkol, 18 aylık Mehmet Uytun, 53 yaşındaki Resul İlçin, 23 yaşındaki Aydın Erdem... Onlar bu yıl güvenlik güçlerince öldürülenlerin yalnızca 4’ü.
CEYLAN 12 YAŞINDAYDI
Diyarbakır’ın Lice ilçesi Şenlik köyüne bağlı Aşağı Xambaş mezrasında 28 Eylül günü 12 yaşındaki bir çocuk can verdi, Ceylan Önkol. Ceylan’ın belinin alt kısmı parçalanmıştı, Ceylan’ın Tapan Tepe Taburu’ndan atılan havan topuyla hayatını kaybettiği iddia ve tahmin ediliyordu. Köyünün 200 metre ilerisinde hayvan otlatan Ceylan’ın ölümünün ardından savcı ise ‘can güvenliğim yok’ diyerek olay yerine bile gitmemiş, oturduğu yerden tutanak tutmuştu. Şırnak’ın Cizre ilçesinde ise 9 Ekim’de polisin attığı gaz bombası sonucu 18 aylık Mehmet Uytun, yaşamını yitirdi.
BARIŞ GRUPLARINI KARŞILAMAYA GİTMİŞTİ
DTP Üyesi Resul İlçin de, Habur Sınır Kapısı’ndan gelen barış gruplarını karşılamak için Şırnak’a gitmişti, dönerken gözaltına alındı. Akrabası DTP’li Sırtköy Belde Belediye Meclis Üyesi Mehmet İlgin ile birlikte 22 Ekim gecesi 23.30 sularında özel harekat timlerince durdurulan ve gözaltına alınan İlçin, İdil Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. İlgin dışarıda beklerken, İlçin’in içeri girdikten 15 dakika sonra cenazesi çıktı. Gördüğü işkence sonucunda kafası birçok yerinden kırılan İlçin, polisin açıklamasına göre ‘düşerek’ o hale gelmişti.
KURŞUNLANDI
Dicle Üniversitesi (DÜ) Matematik bölümü 3. sınıf öğrencisi 23 yaşındaki Aydın Erdem vurularak öldürüldü. Görgü tanıkları, öğrenci hareketinde ön saflarda olduğu öğrenilen Erdem’in sivil polisler tarafından nişan alınarak vurulduğunu, infaz edildiğini iddia etti.
2 GÜN YOĞUN BAKIMDA KALDI
4 Ekim günü arkadaşlarıyla Avcılar’da bir parkta otururken yunus polislerinin saldırısına uğrayan 21 yaşındaki Üniversiteli Güney Tuna, yediği polis dayağı sonucunda beyin kanaması geçirdi.
AVCILAR ŞİDDETİN ADRESİ OLDU
Tuna’nın dövülmesinden yalnızca birkaç hafta sonra Özkan Gerçek ve Ömer Adıgüzel, Avcılar’da kimlik kontrolünde polis kurşunuyla yaralandı. Hastaneden yaralı halde savcılığa götürülüp “örgüt üyeliği” gerekçesiyle tutuklanan Gerçek ve Adıgüzel, Metris Cezaevi’nde tek kişilik hücrelere konuldu.
Kısa süre sonra da, Avcılar polisinin görev bölgesi olan Esenyurt Saadetdere Mahallesi’nde polisin şüphelendiği için takibe aldığı Alaattin Karadağ, hayatını kaybetti. Çatışma yaşandığı iddia edildi, görgü tanıkları ise Karadağ’ın yaralı olarak yakalandıktan sonra sivil polisler tarafından infaz edildiğini iddia etti.
ÖNCE İŞKENCE,SONRA TUTUKLAMA
Bir eğlence mekanının işletmecisi ve üniversite öğrencisi olan 20 yaşındaki Özcan Aslan, 24 Ekim gecesi kız arkadaşını evine bıraktıktan sonra arabasına doğru yürürken silah sesleri duyunca korkup yere oturdu. Sokakta bir tek onu gören polisler Aslan’ı alıp Ümraniye Merkez Karakolu’na götürdü. Burada saatlerce dövülen, işkence gören Aslan’ın ailesine haber verilmedi. Olayı bir gün sonra öğrenen ailesi ise, karakola geldiklerinde Aslan yürüyemiyordu, kulağından kan geliyordu, boş gözlerle bakıyordu. Polisler durumu “düştü” diyerek açıklarken, Aslan “araba hırsızlığı” gerekçesiyle tutuklandı.
AVUKAT DA NASİBİNİ ALDI
İstanbul Barosu avukatlarından Ümit Ulaş, bayramda polis şiddetiyle karşı karşıya kaldı. 29 Kasım gecesini Taksim Karakolu’nda geçiren Ulaş, kelepçelendi, şiddet ve hakaret gördü, sabaha karşı serbest kaldı. Ulaş’ın suçu “Kimlik isteyen sivil polisin kimliğini sormak”tı.
(İstanbul/EVRENSEL)
Nurettin Öztatar
www.evrensel.net