SÖZ OLA TORBA DOLA

SÖZ OLA TORBA DOLA

  • Bugün başka bir yazı olacaktı bu köşede. Ne var ki daralan içim elvermedi o yazıya. Sıkılan canım hoş görmedi beni. Boş veremedim anlayacağınız yaşama.


    Bugün başka bir yazı olacaktı bu köşede. Ne var ki daralan içim elvermedi o yazıya. Sıkılan canım hoş görmedi beni. Boş veremedim anlayacağınız yaşama. Yaşamın acısına. Açılım diye ortaya atılıp da ne olduğu bilinemeden saçılım boyutunda kalan sözde girişimin durup durup değiştirilen adının bile birilerini kaşındırmış olmasına. Ülkenin kan gölüne döndürülmesine. Demek ki birileri, daha ne olduğu bilinmemesine karşın açılımın gerçekten açılacağı korkusuna kapılmış. Ya açılırsa kuşkusuna saplanmış. Ve kan gölünde yüzmeye soyunmuş. O nedenle memleketin genel havası koşutunda dertleneceğim bugün, bu sayfaya uymayacak gibi görünse de. Yazdıkça uydururum umarım.
    Ülkenin bu durumunda bile geleceği için umut büyüten, yaşama bir yerinden tutunmaya çalışan gençler Diyarbakır’da, İstanbul’da, Tokat’ta yaşamdan koparılıp toprağın kara bağrına konulurken bir kez daha görüldü ki ülkede böylesi ölümün önü alınmıyor; ama sonu çok iyi getiriliyor. Ülkede en iyi yapılan şey kezlerce yinelenerek, görkemli cenaze törenleriyle ve de devletin bakanı, valisi, emniyet müdürü, askeri, polisi; milletin vekili eşliğinde hayatını kaybedenleri uğurlamak... Kimileri hac yolunda, kimileri yeni dünya topraklarında izliyor olan biteni. Ve kuşkusuz, tümü de asal(!) görevleri gereği üzüntülerini, acılarını en titrek sesleriyle dillendiriyorlar.
    Yalnızlığından sıkıldığım, güzelliğinden de utanır olduğum şu ülkenin topraklarında yıllardır dökülen kanların, alınan canların kalana da, ölene de bir yararının olmadığının anlaşılması gerek artık. Bütün bunların götürüsünün ülkeden, getirisinin de emperyalist ülkelere olduğunun da... Hem müslüman kesilip, hem dinden imandan dem vurup “Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır” deyip hem de…
    “Şehit cenazesi beklentisi içinde olanlar var” diyenlere de konuşacak bir şey daha çıkmış oldu böylece. Hem basına ve köşe yazarlarına kızmaktadır; hem de karşılarına geçip hemen her gün bülbül gibi şakımaktadır. Tamam bütün köşe yazarları haftada bir yazsın. Ama, günün her saatinde, televizyonların her haberinde siyasetçilerin, yöneticilerin birini değil beşini, onunu görmek; her gazetede her gün onlarla karşılaşmak da gerçekten geriyor ülke insanını. Onları görmek yerine, hiçbir yarar sağlamayacak olsa da evlilik, aşcılık ve benzeri izlencelere yöneliyor insan.
    Tamam, köşe bucak yazanlar haftada bir yazsın; ama başbakan da haftada bir konuşsun, bakanlar hiç konuşmasın. Parti başkanları on beş günde bir, milletin vekilleri ise seçimden seçime konuşsun. Köşeciler de yazacak şey bulamazlar o zaman. Yazdıkları da iç açıcı şeyler olur hiç değilse.
    Ama İstanbul Balık Pazarı’nda demokratik açılım üzerine söz söyleyen; Güneydoğu gezisinde balık fiyatları üzerinden ülke ekonomisini değerlendiren siyasetçiler olduğu sürece; yurt dışı gezilerinde ülkenin iç işleri, örneğin basının özgürlüğü(!) üzerine demeçler veren; ülkesinde ağırladığı yabancı konuklarıyla yaptığı basın toplantısında başka parti başkanlarını eleştiren yöneticiler olduğu sürece köşeci nasıl ve niçin dursun. Yoluna baş koyduğumuz Avrupa Birliği’ni sınırlayan çizgilerin içinde var mıdır adı olmayan böylesi bir oyun yapısı.
    Kuşkusuz magazin gazetecisi gibi çalışan habercilerin de bu oluşumda katkısı var. Önüne her çıkan adamın ağzına mikrofonu dayayıp, “Şu sana bunu dedi” gibisinden kenar mahalle dilberi kıvamında kışkırtıcılık yapmaları, yönetici bile olsa adamı çileden çıkarıyor. Ve başlıyorlar sırayla konuşmaya. Sırada da öylesine çok insan var ki. Hele de spor, daha doğrusu ayaktopu kulüplerinde ve onlarında büyüklerinde. Takım yenmiş, yenilmiş ya da hem yenememiş hem yenilememiş; ama çalıştırıcısı dışında başkan, asbaşkan, alt başkan, ikinci başkan, başkan yardımcısı, başkan vekili aynı şeyleri, çok da değişik olmayan bir biçimde anlatır dururlar, çook önemli bir şey söylüyormuşçasına...
    Ayaktopu kulübünü bile kapatmayıp küme düşürülen ülkede parti kapatılmasına bir ad vermek de olanaksız. Küme düşen kulübün yöneticileri yine yönetici, daha önce kapatılan partiden kalanlar ise bugün cumhurbaşkanı, başbakan ve yardımcısı. Bu iş deveyi pire yapıp, pire için yorgan yakmaya benziyor. Yürekler elveriyorsa dokunulmazlık kaldırılsın, yabancı sayısı artırılsın, izleyenler bol gol görsün.
    Bütün bunlara ben bir ad bulamadım, Hayyam koysun o adı da:
    Kader defterimi yeniden yazabilseydim,
    Kendime gönlümce bir başka hayat seçerdim.
    Bütün dertleri siler atardım dünyamızdan,
    Sevinçten göklere uçardı düşüncelerim.
    ÜSTÜN YILDIRIM
    www.evrensel.net