forum

forum

GEÇTİĞİMİZ günlerde Hatay’da kurulması planlanan termik santral konusu başta olmak üzere bölgedeki “enerji yatırımlarının” tartışıldığı bir “enerji forumu” düzenlendi.


Yard. Doç. Dr. Berkant Ödemiş*

GEÇTİĞİMİZ günlerde Hatay’da kurulması planlanan termik santral konusu başta olmak üzere bölgedeki “enerji yatırımlarının” tartışıldığı bir “enerji forumu” düzenlendi. Konuyla ilgili fikirlerimi forumda katılımcılarla paylaştım. Bölgenin tarım potansiyelini ve toprak yapısını yakından bilen biri olarak “termik santrallerin” neden kurulmaması gerektiğini burada yeniden Türkiye kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.
Hatay Bölgesi, Türkiye’nin en önemli turunçgil alanlarından birisi olmasının yanı sıra güneşlenme süresi ve şiddeti açısından tarıma en elverişli alanlardan birisidir. Bölge, Türkiye’nin toplam turunçgil üretiminin yalnız başına yaklaşık yüzde 20’sini karşılamaktadır. Bilindiği gibi narenciye türü bitkilerin sulama gereksinimleri diğer birçok bitki grubuna göre daha yüksektir. Aynı zamanda bu tür bitkiler kirli ya da tuzlu sulara karşı son derece hassastırlar. Bölgenin zaten deniz kenarında olması, toprakların tuzlanma olasılığını artıran bir faktördür. Erzin bölgesine ya da bölgeye yakın başka bir alana kurulacak termik-doğal gaz ya da fosil yakıt kullanan herhangi bir santralden meydana gelecek kirlilik, önce toprakların asit yağmurları sonucu bozulmasına ve verimliliğin ortadan kalkmasına neden olacaktır.
Fosil yakıtlardan (doğal gaz-kömür) ortama verilecek kirliliğin yaratacağı en büyük ikinci sorun, asit yağmurlarının yeraltı sularını kirletmeleridir. Asit yağmurları ile kirlenmiş yeraltı sularının eski haline dönmesi (her şey normal seyretse dahi) yıllar alabilir. Bu durumda hem toprağı hem yeraltı sularını kirletebilecek enerji yatırımları, bölgenin geleceğini tamamen yok edecektir. Bölgenin en önemli tarım alanı olan Amik Ovası yanlış tarım yöntemleri ve sulama uygulamaları nedeniyle can çekişir haldeyken, Amik Ovası’nı da etkileyecek enerjilere öncelik verirsek, tarih tekerrürden ibaret olacak. Bölgesel çölleşme, yoksulluk ve göç...
Erzin bölgesinin, aynı zamanda İskenderun-Dörtyol bölgesi içinde önemi oldukça fazla. Bölgenin en önemli yeraltı su kaynakları, Erzin sınırları (ve doğal olarak kurulması planlanan enerji santrallerinin) yakınında bulunmaktadır. Herhangi bir bilimsel çalışma olmadan, son derece gayriciddi yaklaşımlar bir an önce terk edilmelidir. Kurulması planlanan enerji santrallerinin sayısı ise diğer bir sorundur. Bölge, planlanan 4 termik (veya doğal gaz) santralinin kümülatif kirletici etkisini kesinlikle kaldırabilecek düzeyde değildir.
Düşündürücü olan diğer bir nokta da, doğal gaz santrallerine ilişkin ÇED raporlarının hazırlık süreçleridir. Bilindiği gibi Erzin, hem Çukurova Üniversitesi hem de Mustafa Kemal Üniversitesi’ne nerdeyse eşit uzaklıkladır. Ancak her nedense ÇED raporları bölgeye daha uzak kesimlerdeki uzmanlardan oluşturulmaktadır. ÇED raporunu hazırlayan firma temsilcilerinin, ilgili toplantılarda ‘ÇED raporunu hazırlayan uzmanlar listesine neden bölgeyi daha iyi bilen ve araştırmaları bu bölgede sürdüren tarım ve su ürünleri uzmanlarından seçilmedi’ sorusuna maalesef cevap vermemeleri ayrıca manidardır.
Değinmek istediğim diğer bir nokta ise Hatay enerji forumuna çağrılı konuşmacıların içerisinde ne tarım ne de balıkçılık konusunda uzman bir kişinin olmayışıdır. Oysa bölge hem bir tarım bölgesidir, hem de deniz kıyısında! Durumu dikkatlerinize sunmak isterim.
(*) Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarımsal Yapılar ve Sulama Bölümü Öğretim Üyesi

Hatay Enerji Forumu’nun ardından

Halit Katkat*

İSKENDERUN’da EMO’nun düzenlediği “enerji forumu”nda ilk dikkati çeken, teknik konular konuşulmasına rağmen salonun dolu olmasıydı. Konuya olan ilginin birinci nedeni sık sık yaşanan elektrik kesintileri ise diğer nedeni de bölgede çevre kirliliğinin giderek artmasıdır, denebilir.
Forumda katılmadığım bazı konuşmalar olsa da genel olarak bilgilendirici bir etkinlik olduğunu belirtmek isterim. Yapılan sunumlardan ülkemizde elektrik üretiminin yüzde 53’ünün doğal gazdan elde edildiğini ve enerji üretiminin yüzde 72’sinin dış kaynaklara dayalı olduğunu, elektrik hat kayıplarının yüzde 20 olduğunu ve Hatay’da enerji tüketiminin beş yılda yüzde 105 oranında arttığını öğrendik.
Yine yenilenebilir enerji kaynakları ile ilgili son derece faydalı bilgiler sunuldu. Bu konuda Dicle Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Bilal Gümüş bizleri aydınlattı. Gümüş’ün görüşleri kısaca şöyle: “Güneş ve rüzgar gibi yenilenebilir enerji kaynakları bakımından Türkiye önemli bir potansiyele sahiptir. Almanya yıllık ortalama 1900, İsveç ise 1800 saat olan güneşli hava ortalaması ile enerjilerinin yüzde 12’sini yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılamalarına rağmen, buna karşılık Almanya ve İsveç’i 2400 saatle aşan Türkiye’de yenilenebilir enerji kaynaklarından enerji üretimi son derece yetersizdir.”
Son oturuma katılan konuşmacılardan Makine Müh. Haluk Direskeneli, “Enerjiye ihtiyacımız var, bunu da termik santraller yaparak elde etmek zorundayız” tezini savunarak, termik santrallerin nasıl projelendirildiğini anlattı. Ve körfeze kurulması planlanan termik santralleri savundu.
Yine son oturumun katılımcılarından Anadolu Üniversitesi’nden Çevre Müh. Prof. Dr. Tuncay Döğeroğlu, sunumun başında İSDEMİR yetkililerinin kendisine denizden ölçümler aldıklarını ve temiz çıktığını söylediklerini iletti. Döğeroğlu, İskenderun’daki santralden çıkan gazların hava akımlarıyla Trabzon’a kadar ulaştığını tespit ettiklerini de söyledi.
Söylenen bu sözlere karşılık fazla uzağa gitmeye gerek yok! Arsuz tarafından İskenderun’a gelirken bakıldığında; simsiyah bir hava tabakasının Payas’tan Belen’e doğru, dağların eteğinde, İskenderun’un üzerinde uzandığı açık bir şekilde görülür. Bunun nedeni, Döğeroğlu’nun da anlattığı gibi İskenderun’un arka tarafında denize yakın olarak sıralanan dağların, biriken kirli havanın dağılmasına izin vermemesidir. Böyle olmasına karşın hâlâ havayı kirleten yeni termik santraller yapılması, bölge halkının hiçe sayılmasıdır. Kirlenen hava, sadece insanları değil bitki ve hayvanların yaşamlarını da önemli ölçüde etkilemektedir.
Ayrıca termik santrallere bir ölçüde de olsa ‘filtre takılıp hava kirliliği önlenebilir’, ancak konuşmacıların da belirttiği gibi; filtre maliyeti termik santralin yatırım maliyetinin üçte biri olduğu için hiçbir yatırımcı bu maliyeti karşılamamakta, bunun yerine yeni bir filtresiz termik santral yapmayı tercih etmektedir. Kaldı ki yanı başımızdaki Sugözü Termik Santrali’nin filtre sistemleri kurulmuş olmasına rağmen çevreye zehir saçmaya devam ettiği belgelenmiştir. Devletin de halkın sağlını korumak adına böyle bir denetim yapmadığı ve sadece sermaye yatırımlarını güvenceye aldığı da bir gerçektir.
Yine İskenderun Körfezi topoğrafik özellikleri açısından yarı kapalı bir göl durumunda olduğu için buraya dökülen fabrika atıkları ve evsel atıklar uzun süre ortadan kaybolmamakta ve denizi kirletmeye devam etmektedir. İSDEMİR yönetiminin “Denizde ölçümler yaptırıyoruz, temiz çıkıyor” iddiasının doğrulanmaya gereksinimi vardır. Su dolaşımının yetersiz olduğu körfeze atılan atıkların nasıl yok olduğunu, İSDEMİR yetkililerinin verilerle açıklaması gerek.
(*) Makine
Yüksek Mühendisi

DAHA İYİ BİR DÜNYAYA İNANMAYANLARA!

Abdullah Koyun*

İSKENDERUN’da yapılan enerji forumu, toplumda konuyla ilgili bilinç yaratmak adına düzenlendi ve ben de katıldım.
Forumda yapılan tartışmalar, sorunu “net bir şekilde” görmemizi sağladı.
İnsan mı?
İhtiyaç mı?
Foruma katılan panelistler arasında termik santraller konusunda görüş farklılıkları mevcuttu ve bu görüş farklılıkları, aslında bizim de gözlüklerimizin önündeki tozları silmemiz için gayet iyi bir olanaktı.
Termik santraller olmalı mı?
Termik santral üretimi nasıl yapılmalı?
Enerji üretimi talep karşılama esas alınarak mı yapılmalı, yoksa birilerinin kârlarını artırma amaçları uğruna dünyamızın katledilmesine sessiz mi kalınmalı?
Bu tartışmayı konu netlik kazanana kadar yapmamız gerektiğine inanarak, konuyla ilgili fikirlerimi paylaşmak istiyorum.
İskenderun Körfezi’nde termik santralleri biz yapalım! Biz yapmasak başkaları yapar, yaklaşımındaki zihniyete,
Öyleyse;
Nükleer santral yapalım, atom bombası yapalım, yoksa başkaları yapar,
Bütün dünyaya egemen bir ulus yaratalım, yoksa başkaları yapar,
Hadi sokaklara çıkıp insanları öldürelim, yoksa başkaları yapar…diyorum.
Ben dünyaya umutla bakıyorum. Yenilenebilir enerji kaynakları değerlendirilmeden ülkemizin hiçbir yanına santraller kurulmasını kabul etmiyorum.
Çünkü;
Almanya ve İsveç, yıllık ortalama enerjilerinin yüzde 12’sini yenilenebilir enerji kaynaklarıyla yapmaktadır. Türkiye’nin güneşten yararlanması coğrafik olarak daha mümkün olmasına karşın hâlâ bu potansiyelden yararlanılmamaktadır. Bunun için yenilenebilir kaynaklara öncelik vermeyenlere karşı olan yaklaşım tarzımızı tekrar gözden geçirmemiz gerektiğini düşünüyorum.
Ortaya çıkan durum, soruna hümanizm penceresinden bakmamızın gerekliliğini, egemen iktidar anlayışıyla mücadelenin kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor.
Mücadele etmezsek;
İskenderun bölgesinde bütün canlıları riske atacak santrallerin kurulumuna evet demiş oluruz,
Samandağ bölgesinde turizm, tarım ve doğa yerine enerji üretimine evet demiş oluruz,
Ilısu Barajı’yla tarihin yok olmasına yardım etmiş oluruz,
Munzur’da doğayı katletmiş oluruz,
Hiroşima’daki çocuklardan bize ne, demiş oluruz.
Ölenin arkasından ağlayamayanlara ağlıyorum…
Ve son olarak sözü üstada; Ahmed Arif’e bırakıyorum:
“Sen genç, sevdan ölünecek kadar güzel.
Kanunu yapanlar ihtiyar...”
(*) Elektrik-Elektronik
Mühendisliği öğrencisi

İskenderun Körfezi yaşanmaz hale getiriliyor

A.Oktay Demirkan*

İSKENDERUN Körfezi, Doğu Akdeniz’de Hatay ve Adana illeri arasına sokulmuş yarı kapalı bir körfezdir. Demiryolu, karayolu ve deniz ulaşımında hizmetlerin oldukça gelişmiş olduğu bölge, büyük ticari öneme sahiptir. Adını aldığı İskenderun ilçesinde bulunan liman, Türkiye’nin Akdeniz kıyısında bulunan en büyük üçüncü limanıdır. Geçmişte Ortadoğu’da yaşanmış olan savaş ve bunalımlardan dolayı Beyrut Limanı’nın eski önemini yitirmesi, İskenderun Körfezi ve çevresini daha da önemli bir hale getirmiştir.
Körfez çevresinde çok sayıda liman, iskele, petrol dolum tesisi ve sanayi tesisi bulunuyor. Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının da faaliyete geçmesiyle körfezdeki tanker ve gemi trafiği oldukça artmış durumda.
İskenderun Körfezi, ülkemizin Dilovası ve Aliağa’dan sonra üçüncü en kirli bölgesi olarak ifade edilmektedir. Bu kadar ciddi bir kirlilik bulunmasına rağmen önlem almak bir yana, kirlilik problemleri her yıl artmaktadır.
İskenderun Demir-Çelik Fabrikası, organize sanayi bölgelerinde yer alan özellikle ark ocağı teknolojisi kullanan demir-çelik haddehaneleri ve Sugözü Termik Santrali, kirlilik yaratan başlıca etmenlerdir.
Kirlilik yaratan bu etmenlerden Sugözü Termik Santrali, her gün yaktığı 11 bin tonun üzerinde linyit kömürü nedeniyle hava kirliliği yaratmakta ve asit yağmurlarına neden olmaktadır. Oluşan bu kirlilik, insan sağlığını ve narenciye başta olmak üzere tarımsal üretimi olumsuz etkilemektedir. Soğutma suyu olarak deniz suyunun kullanılması, körfezdeki balıkçılığa önemli bir darbe vurmuştur.
Körfezi kirleten diğer birkaç etmeni ise şöyle sıralayabiliriz:
*Körfeze dökülen akarsuların havzalarında yer alan ve atıklarını bu nehirlere boşaltan sanayi tesisleri önemli kirleticilerdir.
*Akdeniz sahilindeki ülkelerin doğrudan denize döktükleri atıklar, akıntı yoluyla körfeze sürüklenmektedir.
*Etkili bir denetim yapılmadığı için körfeze gelen gemilerin balast ve sintine sularını körfeze bırakmaları, yine ciddi bir kirlilik yaratmaktadır. Var olan liman tesislerinin çoğunda, atık su kabul ve çöp kabul tesisi bulunmamaktadır.
- Erzin, Dörtyol, Ceyhan ve Yumurtalık ovalarında geniş tarım alanlarında kullanılan gereksiz ve fazla tarım kimyasalları ve yerleşim yerlerinin kanalizasyon atıkları nedeniyle de deniz suyu kirlenmektedir.
Bu durumda bile körfezdeki kirlilik giderek geri dönülemez bir noktaya doğru hızla giderken, yeni termik santraller kurulması, çok kısa sürede çok büyük çevre felaketlerinin yaşanmasına neden olacaktır. Bu yatırımların diğer bir sonucu da ülkemizin atık teknoloji çöplüğü haline gelecek olmasıdır.
Özetle; sözde gelişmiş ülkeler ve yerli iş birlikçileri, İskenderun Körfezi’ni yaşanamaz hale getirmek için kolları sıvadılar. Ülkemizin çevre mevzuatı ve standartları ne yazık ki yöremiz insanının yaşam standardını ve ekonomisini korumaktan uzaktır.
Yasal yollardan verilecek hukuk mücadelesi de etkili bir yöntemdir ama yeterli değildir. Bu durumda yörede yaşayanlar olarak daha duyarlı, daha dikkatli olmak zorundayız. Çevremizdekileri bilgilendirmeli, bilinçlendirmeli; çevre koruma derneklerinin çağrılarına kulak vererek, demokratik yollardan tepkilerimizi göstermeli; yöneticilerimizi, yöre milletvekillerimizi, hükümeti uyarmalı, bu yatırımları istemediğimizi yüksek sesle dile getirmeliyiz.
(*) İskenderun Çevre Koruma Derneği Genel Sekreteri, Türkiye Çevre Platformu Dönem Sekreteri

İLGİLİ HABERLER

06 Aralık 2019 19:19
Veysel Otunç, 6 Aralık 1981’de Meriç’ten Yunanistan’a geçerken boğularak can veren ağabeyi Haşim Otunç'un ardından yazdı.

DİĞER HABERLER