14 Aralık 2009 00:00

EKONOMİ VE POLİTİKA

Geçen sayılarda kapitalizm ile din olgusu arasındaki ilişkiyi açıklarken, işleyiş ahlakı açısından dinlerin ve İslam dininin kapitalizme hakim ...

Paylaş

Geçen sayılarda kapitalizm ile din olgusu arasındaki ilişkiyi açıklarken, işleyiş ahlakı açısından dinlerin ve İslam dininin kapitalizme hakim olamadığını; tersine, kapitalizmin din olgusuna hakim olduğu görüşünü belirtmiştim. O kadar ki, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması gibi, dünya ve ahiret işlerinin de birbirinden ayrılması yolu ile dinsel etikler bir tarafa atılmış, şekilsel dincilik halkları aldatma aracı olarak devreye sokulmuştur. Hatta, dinlerin dünyevi işlevlerinin bireylerin davranışlarının düzenlenmesi ve böylece toplumsal işleyişin kolaylaştırılması yönündeki sosyolojik ilkesi dahi rafa kaldırılarak, her türlü hırs, saldırganlıklar, sömürü ve adaletsizlikler din kisvesi altında meşrulaştırılmaya, böylece geniş halk yığınları aldatılmaya çalışılmıştır. Kısacası, dinlerin tarihin her aşamasında taassub ve saldırganlık gerekçesi olarak kullanılması, kapitalizm için de geçerli olmuştur.
Giderek hırçınlaşan kapitalizm, reel sosyalizmi çökerttikten sonra tüm yerküreyi hakimiyeti altına alırken, yeni düşmanlar edinebileceğini düşünmeden edemezdi. Bu yeni düşmanın, yerkürenin yoksul alanlarına serpilmiş İslam toplumlarının olabileceği düşünülmüş olmalıdır. Diyalektik olarak gerçekleşebilecek böyle bir yükseliş, bir yandan sömürü düzenine tepki, diğer yandan da ideolojik başkaldırı olarak tarih sahnesine çıkabilir ve önü alınamaz şekilde hızla yayılabilir. Sonuçta, hem kapitalizmin huzuru kaçar, hem de dünya piyasaları ciddi olarak daralabilir. Küreselleşme akımı ile tüm ulusların tektipleştirilmeye, böylece piyasaların olabildiğince genişletilmeye çalışıldığı bir dönemde İslami yükseliş hiç de hoş olmaz!
Böyle bir yükselişi denetlemenin ve önlemenin yolu, bir yandan İslamı yeniden tanımlamak, diğer yandan da geniş İslam toplulukları önüne bir model koymak olabilir. İslamı cepheden reddetmeden, yeniden tanımlama “ılımlı İslam” kavramını ortaya atmakla gerçekleştirilmiştir. Bunun karşısına “radikal İslam”ı koyarak, makul seçenek olarak ılımlı İslam kafalara yerleştirilmek istenmektedir. Böylece, hem kapitalizmin düşmanının önü alınmaya, hem de sömürü düzenine meşrulaştırıcı kutsal araç yaratılmaya çalışılmıştır. Bu politikanın bir amacı da, açıktır ki, İslam dünyasını kendi içinde bölmektir.
İslam dünyasında çoğunlukla kapitalist üretim ilişkisi henüz gelişmemiş olduğundan, kapitalist ideoloji tam olarak gerçekleşmemiştir. Ekonomik ilerleme sağlanarak üretim ilişkileri geliştikçe oluşması olası ideolojinin denetlenebilmesi açısından, yeni gelişen uluslara bir örnek model sunmak gerekmektedir. İşte o örnek de Türkiye’dir. Türkiye maalesef, tam da emperyalistlerin arzuladığı biçimde, gelişmemiş sanayisi, geri burjuvazisi ve tam bir şekle dönüştürdüğü İslam uygulaması ile yeni gelişen İslam ülkelerine fevkalade güçlü bir örnek oluşturabilir. Üstelik de, bu örneğin, örnek olacağı ülkelerle hem tarihsel hem de dinsel bağları bulunduğundan, hedeflenen etkileşimin kolay olabileceği düşünülmektedir.
Tarihsel geleneği derin olan, nükleer enerjiyi geliştiren ve emperyalizme kafa tutan bir devlet olarak İran’ın da dahil olduğu Ortadoğu’da açılım ve liderlik rolü üstlenmiş (ya da bu rol verilmiş) olan Türkiye’nin, aslında emperyalizmin emellerine alet olduğunu düşünmek, fazla abes olmasa gerek! Türkiye’nin, Ortadoğu’da arabuluculuğa soyunurken üstlendiği (ya da sipariş edilen) bu misyonu emperyalizme hizmet olarak görmemesi, ülkenin siyasal tarihi açısından elem verici bir durumdur. Gelecekte emperyalizme baş kaldıracak ülkelerin Türkiye’nin bugünkü konumunu nasıl değerlendireceği ürküntü vericidir.
Başbakan’ın ABD gezisinden basına yansıyanlar arasında, “Türkiye’de basının ABD’dekinden daha özgür olduğu(!)” gibi ifadeler yanında, AKP’nin din esaslı bir parti olmadığı(!) görüşü de yer almaktadır. AKP’nin İslam esaslı bir parti olmadığı açıktır, ama bu ifade iki açıdan yanlıştır. Birincisi, laik bir devlette dinsel esaslı bir siyasal örgüt zaten olamaz. İkinci yanlış ise “geleneksellik aldatmacası” ve “dincilik kalkanı” ile sömürü üzerinde yükselen yeni sermaye yapısına ve emperyalistlerin kucağında sömürü ekonomisiyle beslenen tarikat yapılarına sırtını dayayan bir siyasal örgüt, tabii ki İslam tabanına oturmamaktadır, oturamaz da; zira, onun dini başkadır!
İZZETTİN ÖNDER
ÖNCEKİ HABER

Dersim katliamı lanetlendi

SONRAKİ HABER

Belediye başkanı ve jandarma komutanı düğünlere 'kural' getirdi: Dış çekim yasak!

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa