16 Aralık 2009 00:00

GÖZLEMEVİ

Behiç Ak’ın bir taraftan günümüz insanının çelişkilerini yansıtan...

Paylaş

Behiç Ak’ın bir taraftan günümüz insanının çelişkilerini yansıtan, diğer taraftan çift olmanın getirdiği özlemleri de politik karşıtlıkları içinde irdeleyen oyunu “İki Çarpı İki (Mitos-Boyut Yayınları/Şubat 2007)” İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmekte. İki çift, iki ayrı ilişki, iktidar-sevgi, evlilik-monotonluk, aşk-macera, kadın-erkek, birey-politika üzerine kurulmuş bir oyun Behiç Ak’ın “İki Çarpı İki”si.
Dostum Behiç Ak, 1982 yılından beri Cumhuriyet gazetesinde “Kim Kime Dum Duma” bant karikatürü çizmekte ve 1986’dan bu yana çocuk kitapları yayımlamakta. Japonya’da ve Almanya’da yayımlanmış birçok çocuk kitabı yanı sıra, Devlet ve Şehir tiyatrolarında sahnelenmiş tiyatro oyunları da bulunmakta. “Bina” adlı oyununun, 1993 yılında “Kültür Bakanlığı Özel Ödülüne”, 1996’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nda sahnelen “Ayrılık” adlı oyununun, aynı yıl Cevat Fehmi Başkut ödülüne değer görüldüğünü anımsıyorum. 2002 yılında, “Tek kişilik Şehir” adlı oyunu ile aynı ödülü aldığını da biliyorum. Ben, her ne kadar “Tek Kişilik Şehir”ini eleştirmiş olsam da, on adet oyunuyla Türk tiyatro yazınına taze kan pompalamaya çabalayan bir yazar olduğunu hiç yadsımadım Behiç Ak’ın.
İstanbul Devlet Tiyatrosu yapımı “İki Çarpı İki”yi izledikten sonra Behiç Ak’ın her oyununda kendini aştığını, adeta kendisiyle yarıştığını düşündüm. “İki Çarpı İki”de de müthiş bir atılım yapmış; ince, insanın nesnel gerçekleri algılama yetisini doğrudan devindiren, sonuç çıkarma yeteneklerinin tümüne birden seslenen, temiz Türkçesiyle kolay kapılamayan bir oyun çıkarmış. Önce şunu açık yüreklilikle söylemeliyim ki, “İki Çarpı İki”nin yazılı metnini oyunu izlemezden önce okumamıştım, sahnede izledikten sonra okudum. İzledikten sonra okudum, ama şunu anladım ki, bu metin benim tek okuyuşla yetineceğim “komprime” oyunlardan değildir. Sahnede izlediğimi unutmaya çalışarak Behiç Ak’ın anlattıklarına farklı yönlerden yaklaşmaya çabaladım. Ruhsal öz öylesine derine gömülmüştü ki, çıkartmak için ister istemez Serpil Tamur’un sahne dramaturgisine yaslandım. Ana düşünce bana göre karmaşıktı, “deşifre” için gene Serpil Tamur’un rejisinden yararlandım. Karmaşık ve soyut yapıyı azar azar, dinlene dinlene, anatomisini parça parça bölerek anlamaya çabaladım. Dolayısıyla “İki Çarpı İki”yi yeniden ve yeniden birkaç kez okudum, her yeni okumamda kendimi bir önceki okumada kurulmuş olana göre yönlendirdim, ancak o zaman anladım, yararlandım.
Bütün bunları “şikayet babında” anlattığımı sanmayın lütfen! İlk izlenimin önemini kavramam gerekiyor, benim işim bu! Bir oyun metnini yeterince ciddiye aldığıma kendime inandıramazsam rahat edemiyorum. Yönetmen, oyuncu, dramaturg ve yaratıcı kadro çalışmalarının “okuma” aşamalarına özensiz yaklaştığını sezersem, sezinlersem yazar adına sinirleniyorum, kızıyorum. Çünkü “okuma”, yaratıcı sürecin bir parçası. Özensiz “okuma”, önemli bir yaratıcı olanağın kaçırılması demek! Onarılamaz bir kayıp bu! Kayıp, çünkü sonraki okumalar, yaratıcı sezgilerimiz için temel teşkil eden sürpriz öğesinden yoksun kalabiliyor. Konstantin Stanislavski’nin dediği gibi: “… Bozuk bir ilk izlenimi silmek, yitirilmiş bir bekareti yenilemek kadar güç” oluyor.
Yılların deneyimli ve başarılı Oyuncusu/Yönetmeni Serpil Tamur, eserde Behiç Ak’ın yaşamda kadın-erkek ilişkisi açısından olabilecek parçalardan özenle birleştirdiği, bize çok yakın, hatta bizden, sıcacık, anlatımlı; oyunlaştırılması hayli güç olayları mükemmel çözümlemiş, mükemmel kurgulamış. Zannım şu ki, Behiç Ak’ın textini (benim gibi) okumuş, okumuş, gene okumuş, birkaç kez daha okumuş; yaratıcı çalışmada kullanılmak üzere ruhsal ya da diğer malzemeleri, yani oyunun ve kişinin oyundaki rolünün içerdiği her şeyi araştırmış bulmuş. Uzmanların “sahnelemenin üstmetni” olarak adlandırdıkları şeyi, yani sahnelemenin metin konusundaki yorumunu, metnin sahnelemenin önerdiği sahnesel yeniden yazılışını yapmış. Sahnelemenin “üstmetni”nin (ya da söyleminin) yerini saptamış. Kimi yerde dramatik metnin içine “yedirilmiş” olan, hatta metnin bütünleyen ve zorunlu bir parçası durumuna gelen yorumlar dizisiyle karıştırmamış. Sadece metindeki, Sema’nın: “Bazı kıyafetlerini temizlikçiye götürmeye karar verdim. …” repliğini düzeltmemesi (“temizlemeci” olacak) dışında ortaya içtenlikle alkışlanacak bir oyun çıkarmış.
Şirin Dağtekin Yenen, Behiç Ak’ın eserinde betimlemediği dekoru fevkalade ekonomik ve işlevsel yolla kotarmış. Eylemdeki anlık değişimler sırasında, yani Ahmet’in Mahmut’a, Sema’nın Elvan’a dönüştüğü anlarda değişiklik gösterebilecek olanağı sağlayabilecek, ışığı kolayca alabilecek giysiler, çoraplar, ayakkabılar tasarlamış. Devlet Tiyatroları’nın başarılı ışık tasarımcılarından Önder Arık, hangi geçici ya da kalıcı (örneğin: Ahmet’in: “Okuyabilir miyim bilmiyorum” repliğiyle birlikte kullandığı ışık) olguların algılanması gerektiğini iyi düşünmüş, anlık etkiler ya da atmosferin kalıcı değişikliği, duygunun (örneğin Sema’nın: “Kaşınızda bir yara izi var” repliğinden sonrası) açığa vurulması ya da eylemin örtülmesinde ve (örneğin Elvan’ın: “Aaa… İnanmıyorum, Sema Hanım” repliğiyle başlayan bölüm) hangi anda ve hangi etki üzerine gösterimin gelişimi içerisinde devreye gireceğini iyi saptamış. Evet, iyi saptamış saptamasına da, ah ne yazık ne yazık ki ona, oyuncuların Sema-Ahmet, Mahmut-Elvan, Kadın-Erkek oldukları anlarda ışık ve filtre türüyle tonlar yaratarak kostümler üzerinde değişiklikler yaratarak Şirin Dağtekin Yenen’e, dolayısıyla Serpil Tamur’un yorumuna ve “bizatihi” seyirciye yardımcı olmamış.
İçtenlikli “oyuncu coşkusu” ve “oyuncu duygusu” gelişmemiş olan, sezgisel coşkunun en yakın dostu ve de en iyi uyarıcısı sanatsal heyecan ve şevkten yoksun olan oyuncunun asla oynayamayacağı bu oyunda, Adnan Biricik ve Seray Gözler Yeniay görev almış. Adnan Biricik; Ahmet’e de, Mahmut’a da bir güzel fiziksel yaşam buldurmuş. Rolün içsel yüzeylerini sadece gözleri, yüz ifadesi ve sesiyle değil gövdesini de mükemmelen kontrol altında tutarak veriyor. Kusursuz bir oyunculuk örneği Adnan Biricik’in oyunu. Hele bir de “umurumda değil” yerine üzerine basa basa “umrumda değil”, “çaba” yerine “caba” demese! Seray Gözler Yeniay ise, bunca yıldır coşku belleğinde depoladığı, bu oyunda da çalışma yoluyla geliştirdiği ve zihinsel belleğinde koruma altına aldığı, Sema’nın ve Elvan’ın duygularına benzer biçim ve biçem içinde geliştirdiği capcanlı beş duyuyla oynamakta. Oyunun hemen canlanmayan yerlerinde, rolün ruhu için kendine özgü, tümüyle yepyeni yeni heyecan itkileri, tümüyle canlı yepyeni oyunculuk “malzemesi” parçacıkları gibi yaratıcı uyarımlar bulmuş, çıkarmış.
Celal Kadri Kınoğlu ile yaptığı söyleşide, kendi başından geçen aşkı, duygularıyla yaşayan bir sanatçı olarak: “… Aşk bir yılbaşı gecesi değdi bana ve ondan sonra da kırk yıl devam eden bir evlilikle neticelendi. 40. yıl olacak bu sene, yani müthiş bir şeydi o… Halen heyecanını yitirmemiş, halen saygısını sevgisini yitirmemiş bir evlilik bağı,” olarak açıklayan Yönetmen Serpil Tamur’un sözünü ettiği “aşk”, hangi oranda oyundaki yorumuna yansımış, aşktan anlayanlar bal gibi yakalıyor.
Hal böyle olunca, inanıyorum ki “İki Çarpı İki” için söylenecek fazla söz kalmıyor.
Size de bu oyunu ilk fırsatta izlemek düşüyor.
Biliyorsunuz: Sonradan “ah” edip, “vah” deyip hayıflanmak, tiyatro sanatında pek geçerli olmuyor.
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

Medya da dükkanı kapattı

SONRAKİ HABER

Ekofest’te çevre mücadeleleri konuşuldu: Mücadeleleri birleştirmek gerek

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa