17 Aralık 2009 05:00

MERCEK

Oslo’da ‘Nobel Barış Ödülü’nü alma töreninde yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Obama, “Barış için savaş” politikasının “önemi” üzerine söylevinde, ad vererek İran ve K. Kore’ye karşı “Daha etkili mücadele yöntemleri”nden söz etti.

Paylaş

Oslo’da ‘Nobel Barış Ödülü’nü alma töreninde yaptığı konuşmada, ABD Başkanı Obama, “Barış için savaş” politikasının “önemi” üzerine söylevinde, ad vererek İran ve K. Kore’ye karşı “Daha etkili mücadele yöntemleri”nden söz etti. Danışmanıyla konuşmalarının hazırlanmasında görev alan temsilcisi ise, onun “Savaş halindeki ordunun başkomutanı olarak” konuştuğunu ve ödülü aldığını söylediler. Oslo’daki tören konuşması öncesinde, T. Erdoğan ile Washington’daki görüşmesinde de Obama, ABD ve müttefiklerinin Afganistan’da başarıya ulaşmaları ve Ortadoğu bölgesinde Amerikan çıkarlarının korunması için “Türkiye’nin önemli rolü” üzerine konuşmuştu.
Türk hükümetinin, “önemli aktör” olma iddiasıyla taraf olduğu uluslararası “politika trafiği”nin “içerdeki ayağı”nda da, bölgesel ve uluslararası olanlardan soyutlanamayacak bazı “yeni” gelişmeler yaşandı. MHP ve CHP yöneticilerinin kışkırtıcı açıklamalarla körükledikleri Kürt karşıtı şoven saldırganlık, resmi “güvenlik güçleri”nin yanı sıra, Kürtlerin hak eşitliği mücadelesinden doğru sonuçlar çıkarmayan ya da çıkarmak istemeyen kesimlerin “sokağa inmeleri”yle daha ileri ve tehlikeli bir noktaya vardı. Buna, yedi askerin öldürülmesi eylemi ve ona karşı tepkiler eklendi. Ardından, Türk Anayasa Mahkemesi “Kürt Partisi” DTP’yi, “Devletin üniter yapısına aykırı eylemlerin odağı haline geldiği,...” gerekçesiyle kapattı. “Oy birliğiyle alındı”ğı açıklanan karar, burjuvazinin, halk üzerindeki diktatörlüğüne “demokrasi” payesi vermeye kanıt olarak sunduğu, farklı siyasal partilerin varlığına dayalı olma iddiasını yerle bir etti. Cunta Anayasası’nı dayanak edinen Mahkeme, “Anayasa” ve “Türk Devleti” adına, Baykal ve Bahçeli; generaller ve basındaki şoven güruh ile benzer bir söyleme baş vurarak, “Sizin siyaset yapma olanak ve kurallarını da biz belirleriz. Ya belirlediğimiz sınırlar içinde politika yaparsınız ya da onu hiç yapamazsınız” anlamına gelen kararıyla, Kürtlerin hak eşitliği mücadelesinin yasal- parlamenter biçimlerine “yasak koydu”! Ve parti grubu, Parlamentodan fiili olarak çekildi.
ŞİDDET YOĞUNLAŞMASINA DOĞRU
Toplumsal sorunların “Barışçıl yöntemlerle çözümü”; şiddet politikalarının, silahlanma, işgal ve saldırıların, bir süreliğine de olsa geri plana atılacağına dair beklentinin kırılmamasına ve halkların bu yöndeki beklentilerini artırıcı işlev gören propaganda devam etmesine karşın, içerde ve uluslararası alanda birbiri ardına gelişen olaylar “demokratikleşme” ve “barış” üzerine burjuva vaadinin ‘pamuk ipliğine bağlı’ olduğunu, aradan uzun süre geçmeden bir kez daha ortaya koydular. Afganistan’daki işgalin sürdürülmesi için asker sayısı 120 bine çıkarılırken, kapitalist ülkelerde, emekçilere karşı siyasal baskı yasaları tahkim edilerek yenileri gündeme getirildi. AKP hükümeti, Kürtlere ve işçi-emekçi kitlelerine karşı baskı ve saldırıları yoğunlaştırma yönünde yeni adımlar attı, vb.
Burjuvazi, söyleminin aksi yönde, burjuva politikasında şiddet ve baskıyı öne çıkarıp yoğunlaştırmaya yöneldi. “Zikzaklı açılım” ve DTP’nin kapatılması bu gelişmeler kapsamında anlam buldu. Hükümet, “demokratikleşme” ve “Kürt açılımı” ‘adımları’yla Kürtlerin, ulusal haklarını, kendi güçleriyle koparıp alma yönündeki direnişinin önünü kesip, hareketin öne çıkardığı politik güçleri etkisizleştirme taktiğini öne çıkarırken, kitlelere karşı politikalarını-uluslararası gelişmeleri ve kriz koşullarını gerekçe göstererek- sertleştirmeyi de sürdürdü. Anayasa Mahkemesi eliyle DTP’ye karşı gerçekleştirilen ve şoven aydınlar ile politikacıların “hukuka uygun” görüp “saygılı olunmasını” istedikleri karar, bu doğrultudaki hamlelerden biri oldu. Kürt örgütlenmelerinin “Milli birlik ve bütünlüğe karşı eylemlerin odağı” olarak suçlanması, MHP ve CHP yöneticilerinin, generallerin ve üst yargıçların yasal-yasa dışı baskı ve şiddetle dayattıkları “Türk birliği” anlayışının egemen hukuk ve dildeki ifadesiydi. Kürtlerden istenen, Türk “ırkı”nın hakim kimliği ve rengini esas alan ve Türk sermaye sınıfının çıkarları yönünde inşa edilmiş “Türk birliği” içinde erimeleriydi! “Türk yurdu ve milletinin bütünlüğü”(!)nü “parçalama”-“bölme” iddiası, Kürtlerin, kendi topraklarında, nasıl yaşayacaklarını kendi iradeleriyle belirleme; buna karar verme; politik-yönetsel, sosyal ve kültür kurumlarını oluşturma-, diğer “özgür milletler” gibi,- haklarına sahip olarak yaşama isteklerinin örtülmesine, hak eşitliğine sahip olarak birlikte yaşama isteklerinin görmezden gelinmesine hizmet ediyordu. Burjuva kurumlarının yöneticileriyle hükümet bu politikada ısrar ederken, Türkiye emekçilerini birbirleriyle düşmanlaşmaya itmekten de kaçınmıyordu.
SÖMÜRÜLÜP EZİLENLERİN, KENDİ TARZLARIYLA POLİTİKADA ISRARLI OLMALARI GEREKEN BİR DÖNEM
Egemen politika ve propaganda, ulusal-etnik temelli ayrıcalıkların neden olduğu önyargı, çelişki, bölünme, güvensizlik vb.nin korunması ve güçlenmesini ifade ediyor. “Bin yıllık kardeşiz; etle tırnak gibiyiz, bizi ayıramazlar!” propagandası bu durumu örtmek üzere ve bir istismar söyleminden öteye geçmiyor. Kürtlere, ulusal inkarı dayatan politika, ulusal kimlikler temelinde bölünmenin zeminini güçlendiriyor. Bahçeli ve Baykal’ın ısrarla sürdürülmesini istedikleri bu politika, örnekleri görülmeye başlanan sokak linçleri/kitlesel boğazlaşmaların üreticisidir; “birlik” sağlayamaz. Reddedilmesi kesin ihtiyaçtır. Üst yargıçların “oybirliğiyle” ilan ettikleri karar, toplumsal sorunları
-Kürt sorunu böyle bir sorundur- silahların hükmüne teslim etmektedir. Devlet, hükümet, Türk sermaye partileri, mahkemeler ve üst mahkeme Kürtlerin önüne, “Ya Türkleşmeyi kabullenin, Kürtlüğünüzü; dil ve kültürünüzü unutun ya da ölümden ölüm beğenin!” ikilemini dayatmıştır.
Türkiye işçi ve emekçileri, gelişmelere, kendi sınıflarının ve Kürtler başta olmak üzere tüm ezilenlerin hak ve talepleri için daha etkili müdahalede bulunma sorumluluğuyla karşı karşıyadırlar. Politika kuşkusuz sadece, hatta önce parlamentoda yapılmıyor. Emekçilerin örgütlerini sağlamlaştırarak yaşamın tüm alanlarında sermaye ve güçlerine karşı mücadeleyi yükseltmeleri olmaksızın burjuva şiddet yoğunlaşmasını ve Kürtlere karşı saldırıları önlemek mümkün olmaz. Hak ve istemlerin savunusunda ısrar ederek, daha kitlesel ve çeşitli örgütlenmelere giderek; Kürt politikacıları parlamentoya götüren kitlesel mücadele dayanakları ve ‘merhaleleri’nden sonuçlar çıkararak, ilerlemek gerekiyor. İşçi sınıfı; kırın ve kentin yoksulları ve tüm ezilenler barış ve özgürlükler için, savaşların ve ayrımcı politikaların kaynağı olan sömürü düzeninin yok edilmesi için, o devasa yaratıcı ve büyük güçlerini harekete geçirmezlerse eğer, burjuvazi, izlediği politikalarla daha çok kan dökülmesine yol açmaya devam edecektir.
A. Cihan Soylu
ÖNCEKİ HABER

‘Obama dünyayı kurtaran adam değil’

SONRAKİ HABER

Kırıkkale'de eşi tarafından bıçaklanan kadın yaralandı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa