AVRUPA GERÇEĞİ

AVRUPA GERÇEĞİ

  • Dünyanın 192 ülkesi iki haftadır Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da Birleşmiş Milletler İklim Konferansı dolayısıyla çevre ve doğa sorunlarını tartışıyor.


    Dünyanın 192 ülkesi iki haftadır Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da Birleşmiş Milletler İklim Konferansı dolayısıyla çevre ve doğa sorunlarını tartışıyor.
    Yarın tamamlanması beklenen zirveden bir uzlaşmanın çıkma olasılığının oldukça düşük olduğu, bu yazının yazıldığı saatlerde ajansların geçtiği önemli haberler arasındaydı.
    Nasıl bir uzlaşma olsun ki...
    Atmosfere salınan karbondioksitin yüzde 70’inin sahibi olan büyük kapitalist ülkeler, bütün insanlığın geleceğini tehdit eden büyük tehlikeye rağmen bu oranı azaltmaya pek yanaşmıyor. Yanaşma sözü verse de yerine getirmiyor.
    Yani; dünyanın doğal dengesinin bozulması, yerkürenin normalin üzerinde ısınması, insanlığın büyük bir doğa felaketi ile karşı karşıya kalması onları pek ilgilendirmiyor. Örneğin yıllardır Kyoto Anlaşması’nı imzalamayarak atmosfere saldığı karbondioksit oranını tespit edilen yüzde 40’ın altına düşürülmeye ayak direyen ABD, dünya nüfusunun sadece yüzde 4’üne sahip olduğu halde, küresel ısınmaya neden olan karbondioksitin ise yüzde 25’ini üretiyor.
    Durum bu kadar açık, çelişki bu kadar derin.
    Buna rağmen ABD ve diğer gelişmiş kapitalist ülkeleri ilgilendiren tek şey, sermayelerini artırabilmek için fosil yakıtları enerji elde edebilmek için yakmaya devam etmek...
    Ve gelinen aşamada kapitalizmin aşırı kâr hırsının sonucu oluşan küresel ısınma, insanlığı büyük bir tehlikenin eşiğine getirmiş bulunuyor.
    Kapitalizmin gelişmesine paralel olarak karbondioksit ve sera gazlarının artması üzerine, dünyanın atmosfere yakın olan yüzeyinde ortalama sıcaklık 20. yüzyılda 0.8 derece arttı. İki yıl önce Endonezya’nın Bali’de yapılan İklim Konferansı’nda bu sıcaklık artışının en fazla 2 derece olması konusunda bütün ülkeler görüş birliğine vardı. Çünkü 2 derecenin üzerine çıkması durumunda su sıkıntısı başlayacak, kum fırtınaları esecek, deniz seviyeleri yükselecek, mercan kayalıkları yok olacak ve gezegendeki canlı türlerinin yüzde 30’u yok olacak.
    Küresel ısınmanın 2 derece sınırına dayanması durumunda olacaklar böyle tahmin edilirken, 1990-2007 yılları arasında dünyadaki karbondioksit gazı oranı yüzde 9.8 arttı. Halbuki Kyoto Anlaşması, 2010 yılına kadar havadaki karbondioksit gazı oranını yüzde 5 azaltmayı öngörüyordu.
    Sadece 2008 yılında atmosfere enerji fosilleri olan kömür, petrol, doğalgaz yakılması yoluyla 32 milyar ton karbondioksit salındı. Buharlı makinenin icadından bu yana ise 2000 milyar ton karbondioksit salındı. Eğer, atmosfere gaz salınımı olduğu gibi devam ederse 2100 yılında dünyanın sıcaklığı 4.5 derece artacak. Bu da tam bir felaket anlamına geliyor.
    Dünyaya en çok karbondioksit gazı salan ileri kapitalist ülkeler, bütün bunlara rağmen oranı düşürmeye pek niyetli değil.
    Çünkü doğaya daha az karbondioksit salınması için, enerji başta olmak üzere pek çok alanda çevreye zarar veren üretim biçimlerinden vazgeçilmesi, yenilenebilir enerji çeşitlerine yönelinmesi, dolayısıyla da daha fazla harcamalar yapılması gerekiyor.
    İklim araştırmacıları, tehlikenin daha fazla büyümemesi, yerkürenin sıcaklığının 2 santigradı geçmemesi için 2050 yılına kadar, en fazla 750 milyar ton karbondioksit salınabileceğine dikkat çekiyor.
    Bu miktar yerküre üzerinde yaşayanlar açısından hesaplandığında kişi başına ortalama yılda 2 ton karbondioksite denk düşüyor.
    Ancak, örneğin Almanya’da kişi başına yılda atmosfere 10 ton karbondioksit salınıyor. Bu oran, Afrika’nın yoksul ülkesi Mali’de sadece 50 kilogram.
    Bu durumda yerküre üzerinde aynı oranda havaya karbondioksit salması gereken bireyler arasında, yaşadıkları ülkelerin durumuna göre büyük farklılıklar bulunuyor.
    Yani atmosfere gaz salmada bile zengin-yoksul arasında büyük bir uçurum söz konusu.
    Parası olan atmosferi daha fazla kirletebiliyor, başkalarının geleceğini tehdit edebiliyor.
    Bu durum tıpkı, kapalı bir oda içinde sigara içenin sigara içmeyeni zehirlemesine benziyor.
    Bu zehirlemenin karşılığında parası olanlar “emisyon bedeli” ödüyor. Yani, “Senin adına da havayı kirlettiğim için kusura bakma, al sana para, git tedavi ol!” gibi bir şey...
    Ne var ki, küresel ısınmanın yarattığı etki ne bir oda ne de bir kaç kişi ile sınırlı... Bütün evreni ve insanlığı ilgilendiriyor. Bu yüzden uzlaşma o kadar kolay ve basit olmamalı.
    Bütün bunlar, kapitalizmin geniş halk kesimlerine dünyayı, sadece yoğun sömürü ve savaşlarla değil aynı zamanda çevre ve doğaya büyük zararlar vererek mahvettiğini gösteriyor. Herkesin en temel hakkı olan temiz hava, sağlıklı çevre, dengeli doğal yaşam bu düzen tarafından büyük ölçüde kirletilmiş, tahrip edilmiştir.
    Kapitalizm ile çevre sorunu arasındaki yakın ilişki ise şimdi daha açık bir şekilde görülebiliyor. İleri kapitalist ülkelerin temiz hava ve suyu bile insanlığa çok görmesi, giderek daha geniş kesimler arasında kapitalizmin sorgulanmasına yol açacaktır. Kopenhag’da 100 bin insanın bir araya gelerek aynı gökyüzü altında temiz havayı solumak istemesini haykırması bunun ifadesidir.
    Kriz halindeki kapitalizme karşı mücadele cephesi giderek genişliyor.
    YÜCEL ÖZDEMİR
    www.evrensel.net