BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • Hükümet, “açılımda geldiği açmazı” çarşamba günü değerlendirdi.


    Hükümet, “açılımda geldiği açmazı” çarşamba günü değerlendirdi.
    Herkes, bu toplantıdan sonra bir açıklama bekliyordu. Ancak öyle olmadı. Açılımla ilgili olarak, perşembe günü (dün) İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bir basın toplantısı düzenleyeceği belirtildi. Bu da DTP’nin kapatılması ve sonrasındaki gelişmelerle birleşince; Atalay’ın basın toplantısı, “yeni ve önemli şeylerin söyleneceği bir basın toplantısı” beklentisine dönüştü.
    Doğrusu bu basın toplantısında Beşir Atalay’ın söylediklerinde yeni bir şey yoktu; “Demokrasi ve özgürlükleri savunmaya devam”, “AKP pirupak ve tüm olumsuzlukların nedeni başta DTP, PKK ve muhalefet”...ana fikirdi. Belki bu sefer açıkça “Demokratik Açılım”ın iki maddeye indirgenmesine tanık olduk: 1-) Terörü tasfiye etmek, 2-) Demokratik standartları yükseltmek!
    Bakan Atalay, “terörü tasfiye”den söz ederken, DTP’nin kapatılmasını ve çeşitli illerdeki Kürtlerin taleplerini savunan eylemleri (Bu eylemleri, kimi cam çerçeve kırma, molotofkokteyli atma olaylarıyla aynileştirerek) de bu “terör” kategorisine soktu.
    Söylemde bazı formülasyonlar dışında Bakan Atalay’ın söylediklerinde yeni bir şey yoktu. Ama aslında bu basın açıklamasında, bir “yenilik” de vardı. Çünkü söylemde ne kadar “Yola devam”, “Demokrasi yolunda ilerleyeceğiz” dense de, gerçekte süngüsü düşmüş, söylediklerine inanmayan, en azından söylediklerine artık kimsenin inanmadığını bilen bir Atalay vardı kürsüde. Hele o “açılım”ın, “Kürt sorununun çözümüne devletin ilk olumlu yaklaşımı” olarak görüldüğü günlerdeki basın toplantılarındaki, özgüven ve söylediğine inançtan eser kalmamıştı.
    Hani, nerede o afra tafra, nerede o herkese yukarıdan bakma, Bakan Atalay’ın ılımlı üslubunun bile saklayamadığı yukarıdan bakış?.. Ki, dün de Bakan Atalay’ın üslubu bu “süngü düşüklüğünü”, “özgüven yitimi”ni saklayamadı.
    Kısacası hükümet, “Demokratik Açılım” adına öne sürdüğü önceki iddialarından vazgeçmiş; “demokratik standartların yükseltilmesi” gibi soyut, bugüne kadar her hükümetin her vesileyle söylediği, yalama olmuş bir iddia dışında açılım, “terörü tasfiye”ye, Kürtlerin taleplerinde ısrarını, mücadele direncini kıracak bir amaca indirgenmiştir.
    TBMM’de “Ayrımcılıkla Mücadele Kurulu”, “İnsan Hakları Kurulu”, “Bağımsız kolluk kuvveti kurulması” gibi AB’ye uyumla ilgili girişimleri bile “açılıma devam” iddiasını güçlendirmek için sıraladı, ama onların da Meclis’te “komisyona havale edildiği”ni kabul etmek zorunda kaldı Bakan Atalay. Ama Atalay, bunlardan hemen sonra da “Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı”nın kurulması için bütçe görüşmelerinden hemen sonra AKP grubunun harekete geçeceğini ekledi. Yine bu çerçevede bakan, ABD-Irak-Türkiye arasındaki “üçlü toplantıda” da bu konunun özel yanlarının görüşüleceğini, bir soru üzerine söyledi.
    Bakanın söyledikleriyle; daha önce nasıl bölgedeki yönetim TSK’ya havale edilmişse, şimdi aynı çizgiye dönülmeye başlandığının; bölgede yeniden “güvenlik güçlerinin” gidişatı belirlediği bir evreye geçildiğinin işaretini verdi.
    Hükümet cenahındaki bu süngü düşüklüğüne karşın, TSK cenahı dün daha yüksek sesle konuştu. TSK’ya yönelik eleştirileri, “TSK’ya yönelik asimetrik, psikolojik harekatın devam etmesi” olarak yorumlayan Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, basını ve TSK’nın siyaset yapmasını eleştirenleri sert bir biçimde uyardı!
    Son, “Askeri Şûra Kararları” ile de kamuoyuna duyurulan TSK’nın tepkisinin dün yinelenmesi, elbette ki manidardır ve hükümetin “açılımda” yöneldiği çizgiyle de bağlantı kurulması için pek çok belirti vardır.
    Hani girilen dönemi, süngü üstünden; “Açılım sürecek” diyen ama bu “açılımın” nasıl olacağı konusunda “süngüsü düşmüş” bir hükümet ile “süngüsü daha kalkmış” bir TSK’nın belirleyeceğini söyleyebiliriz!
    Kendi Kürtleriyle barışmaktan vazgeçip ABD’nin sinesine sığınmış bir hükümetin, içeride de ırkçı-şoven odakların, silahı elinde bulunduran güçlerin sinesine sığınmaktan başka gideceği bir yer olamaz.
    Dün, Bakan Atalay’ın konuşması da Orgeneral Başbuğ’un konuşması da bu çerçevede anlaşılabilirdir.
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net