20 Aralık 2009 00:00

NOT

Tekel işçileri günlerdir Ankara’da onurlu bir mücadele örneği sergiliyor. Hükümetin işçi düşmanı vicdansızlığının da yansıması olan polisin o vahşi saldırısı da işçilerin direnme azmini değiştirmeye yetmedi.

Paylaş

Tekel işçileri günlerdir Ankara’da onurlu bir mücadele örneği sergiliyor.
Hükümetin işçi düşmanı vicdansızlığının da yansıması olan polisin o vahşi saldırısı da işçilerin direnme azmini değiştirmeye yetmedi.
Ama değişen şeyler de var elbette!
Direniş için Ankara’ya gelinen ilk gün ile o saldırıdan ve sonraki günlerden yansıyan görüntüler karşılaştırıldığında, bazı şeylerin değiştiği ilk bakışta gözlemlenebiliyor.
Taşınan Türk bayrakları mesela…
İşçilerin çoğu Ankara’ya ellerinde bayraklarla gelmişlerdi. Ve ilk günkü gösterilerde, belki de sendikalarının flamalarından çok Türk bayrakları vardı, bellerine, sırtlarına, boyunlarına bayrak asanların sayısı hiç de az değildi.
Esas olarak bir sınıfın ya da halkın değil devletin simgesi olan ve dolayısıyla normalinde resmi dairelerde bulundurulması, devlet protokollerinde kullanılması, resmi bayramlarda asılması gereken bayrağın bir hak arama eyleminde taşınmasının bir mantığı olmalıydı?
Sorunun yanıtı, son yıllarda özellikle Kürt sorunu bağlamında sıkışmış devletin, sığınmaya çalıştığı ve bayrağı da kullanarak daha da popülerleştirdiği milliyetçi atmosferde aranmalıydı.
Bayrak sevgisi, giderek bir bayrak fetişizmine dönüştürüldü. Evlere, sokaklara, olur olmaz yerlere bayraklar asıldı. Kim en büyük bayrağı dikecek diye akıl almaz bir rekabet kışkırtıldı. Tam bir “bayraksız çıkmam abi” havası yani…
Ve elbette ki, bayraklar Kürde karşı sallandı, bayrak sallayarak Kürt lincine çıkan güruhlar tam bir dokunulmazlıkla ödüllendirildiler, vs…
İşçiler de bu atmosferden bir şekilde etkilendiler tabi. Kaldı ki, işçiye sınıfsal değil de devlet-millet aidiyetinden yaklaşan sendika merkezlerinin de bayrak fetişizmine işçi sınıfı içerisinde önemli bir alan açtığına da tanık olduk, oluyoruz.
Ankara’ya gelen Tekel işçilerine bayrak taşıttıran bu atmosferdi herhalde.
Bayrakla, daha güvencede, daha güçlü hissediyorlardı kendilerini…
Gelecek bir saldırıdan korunma güdüsü belki…
“Biz bayrağa düşman bölücülerden değiliz” mesajı mıydı yoksa?
Genelkurmay’ın, 2005’te Mersin’deki bayrak provokasyonu sonrası eylemci Kürtlere yönelik icat ettiği “sözde vatandaş” türünden olmadıklarını mı yansıtıyorlardı?
Bütün bu benzeri gerekçeler, ‘kendiliğinden’ işçi-vatandaş refleksini şekillendirebilecek etkinliği elbette ki genel milliyetçi atmosferden buluyor, oraya yaslanıyordu.
Ama Ankara’da yaşadıkları zulüm, işçileri çarpıcı bir şekilde sarsmıştır herhalde. Türk bayraklarını siper ettiler, İstiklal Marşı okudular ama o gaddarca saldırıdan kurtaramadılar kendilerini… Bayrağın sağladığı dokunulmazlığın sınırları Kürdün bittiği yerde bitiyormuş demek ki. Linççi güruhların Kürde karşı salladıklarında işlevsel olabilen, dokunulmazlık sağlayabilen bayrak; işçinin, emekçinin elinde, devlete ve sermayeye karşı hiçbir dokunulmazlık sağlayamıyor işte! Bayraklı linçleri ‘vatandaş tepkisi’ diyerek hoşgören, teşvik eden devletin milliyetçi aklı, sözkonusu olan iktidara ya da patrona karşı bir emekçi eylemi, hak arama eylemi olunca, bayrak falan dinlemiyor…
Bayrak-millet hamasetiyle dayatılanın nasıl üçkağıtçı bir cendere olduğu, en küçük bir hak arama mücadelesinde bile çarpıcı bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
Bayrak ve milliyetçilik, bir hak arama aracı olamıyor.
Bu yaşanan örnek, Kürt sorunu üzerinden yaratılan çarpık koşullanmanın, sınıf eyleminde de işe yarar olup olmadığını bir kez daha test etmiştir.
Kürde karşı işlevsel kılınan bayrak algısı, gerçek sınıf eyleminde paramparça oluyor.
Bayrak, sınıf eyleminde işlevsiz kalıyor.
Bundandır ki, son görüntülere bakın, ilk günlerde ellerden düşürülmeyen bayraklar yoktur artık. Bayrağın sihri buraya kadardır! Bayraklı işçiler, ‘kendileri için’, yani bir sınıf olarak hareket ettiklerinde bayrağın kendi öz güçlerine ve eylemlerine katabileceği en küçük bir katkının olmadığını hissetmişlerdir artık.
Şimdi, yediği gazın, copun, dayağın acısını dindirmeye çalışan ve mücadele azmini pekiştiren mazlum Tekel işçisi arada şunu da soruyor mudur acaba:
Elimden düşürmediğim, sırtıma, belime, boynuma astığım bayrak, hakkımı korumaya çalışırken bana ‘koruma’ sağlayamıyorsa, Kürde karşı sallandığında neden koruyucu oluyor? Benim eylemimde ya da anamın ak sütü gibi haklı davamda mı bir yanlışlık var, yoksa Kürtlere karşı ellere tutuşturulan bayraklarla koşuşturanlar mı yanlış yapıyor?
Böylesi bir iç hesaplaşma, CHP’li Kemal Anadol’un, (ki, Meclis’teki akla ziyan performansından ötürü ona “zıp zıp Kemal” demek yeridir!), “Habur’da gelen teröriste gösterilen hoşgörüyü işçiye göstermediler” şeklindeki provokatif yönlendirmesinden daha hayırlı olacaktır, hiç kuşkusuz.
VEDAT İLBEYOĞLU
ÖNCEKİ HABER

SADEDE GELELİM

SONRAKİ HABER

Bursa Tabip Odası Başkanı'ndan şehir hastaneleri yorumu: Yol yakınken vazgeçin

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa