Bildiğiniz Amerika ama daha komik

Bildiğiniz Amerika ama daha komik

“Burası Zombi Birleşik Devletleri” diye açılıyor Zombieland, hemen hemen herkesin bir virüs kapıp zombiye dönüştüğü ülkeyi tarif ederken.


“Burası Zombi Birleşik Devletleri” diye açılıyor Zombieland, hemen hemen herkesin bir virüs kapıp zombiye dönüştüğü ülkeyi tarif ederken. Ağzından kanlar damlayan, etler dökülen, birbirini yiyen zombilerin görüntüleri çok olsa da, bolca güldüren, heyecanlı bir film Zombieland.
Zombiler, sinemada uzunca bir süredir varlar. Yaşayan ölülerle ilgili Afrika efsanelerinden doğmuş, sinemada yamyamlıkla el ele vermiş gidiyorlar. Genelde tabii korku filmlerinde endamlarını görüyoruz ki, insanları yemeye çalışan ölülerle bir gerilim yaratılabilsin. Ancak, özellikle Zombilerin Şafağı (Shaun of the Dead, 2004) filminden beri komedilere de sızdılar. Zombieland da bu sızıntının son örneği.
HERKESTE BİR AİLE DERDİ
Hikaye şöyle; anlatıcı olan esas oğlan, tipik bir inek, yani asosyal, bilgisayar oyunu meraklısı, karşı cinsle tecrübesi olmayan Amerikalı üniversite öğrencisi. İnsanlardan uzak yaşamaya alışık ve rahatsızlık derecesinde kurallarla kendisini sınırlıyor, böylece de zombi salgınında hayatta kalmayı başarmış. Önce bir psikopat olan Tallahassee ile tanışıp yollarını birleştiriyor, ardından da iki kız kardeşle.
Karakterlerin her birinin bir aile problemi var. Zombilerden kaçarken bir yandan birbirlerine kazık atıyorlar, bir yandan gerilimli, bir yandan komik olaylar yaşıyorlar, arada da aile meselelerinden izleyiciyi haberdar ediyorlar. Anlaşıldığına göre çocuğun asosyalliği, ötekinin psikopatlığı, kızların acımasızlığı ve bencilliği, aile problemleriyle doğrudan bağlantılı. Şöyle ki, bizim esas oğlan ailesiyle fazla kopuk, psikopat olan oğlunu kaybetmiş, kız kardeşler de önceden beri ana babasız başlarının çaresine bakmaya alışıklar. Hepsi böyle olmuş işte, toplamda her biri benciller ve birbirlerine güvenmeyi öğrenmeleri vakit alıyor. Bu arada zombi saldırısından kaçıyorlar, Hollywood’a gidiyorlar, Bill Murray’ın evine saklanıp orada komik olaylar yaşıyorlar, oradan lunaparka gidiyorlar ki, çocukluğunu yaşayamayan küçük kız mutlu olsun...
BİR YANDAN ZOMBİLERLE SAVAŞ
Bütün o zombi tantanasının ve “Burası zombi birleşik devletleri oldu, ben de kurallarımla yaşıyorum” açıklamalarının sonunda, anlatılan öykü gerçek bir aile bulan insanlar üzerine. Absürd olan, bunu, yaşayan ölülerle savaşırken bulmaları. Savaş dediğimiz de, zombiler böğürerek bunları yemek üzere harekete geçiyor, bunlar da bir şeyle vurarak ya da ateş ederek onları bir daha öldürüyor.
Aslına bakarsanız, aile iyidir, birbirimizi sevelim mesajının yanında, ölü olan ve bir zeka belirtisi görmeyenler, birbirini yiyen insanlar, çok da bildiğimiz Amerika’dan farklı bir manzara değil. Ama ondan daha komik, eğlenceli. Woody Harrelson zaten böyle deli rollerinde gayet başarıyla izlenecek bir aktör. Başroldeki Jesse Eisenberg de hiç fena değil.
Bir vampirler, bir zombiler, bir kurt adamlar, bir uzaylılar, Hollywood insanlıkla ilgili problemlerini lafı dolandırarak anlatıyor zaten. Bu kez, birbirine güvenmeli sade mesajı saymazsak, komiklik üstünde durmuşlar daha çok, işin ötesine kafa yormamışlar. O minvalde bir film, Zombieland.
[email protected]


Zombieland
Orijinal adı: Zombieland
Yönetmen: Ruben Fleischer
Oyuncular: Woody Harrelson, Jesse Eisenberg, Emma Stone, Abigail Breslin


BİR ÖLÜM VE AİLE MESELESİ

Haftanın yerli filmi Orada, Zombieland’a hiç benzemese de, mesajı itibariyle benzerlik kurulabilir. Bir ölümün ardından yaşanan bir aile hikayesi anlatıyor.
Oldukça iddialı film, genç iki yönetmenin elinden çıkmış. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu, Fransa’da yaşayıp eğitim görmüş genç yönetmenler, ilk uzun metrajlı filmlerinde birlirte çalışmışlar. Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu, Erol Günaydın gibi tanınan oyuncuları bir araya getirmişler, küçük bir ekiple yaptıkları filmlerinde. Ancak bu oyuncular, televizyonda alışık olduğumuzun dışında rollerde izleyici karşısındalar.
Film bir cenazeyle başlıyor. Annenin öldüğünü görüyoruz, abla Fransa’dan gelen kardeşi havaalanından alıyor. Bir iletişim problemleri olduğu ilk sahneden belli ama bunun ne büyük boyutlarda olduğunu anlamak için filmin bütününü izlemek gerekiyor. Eve geliniyor, oradan gasilhaneye, cenazeye. Cenazeden sonra da, öncesinde ulaşamadıkları babalarını görmeye Büyükada’ya gidiyorlar.
Filmin ilk yarısı, uzun uzun cenaze sahnelerinin, yalnızlığın ve ölümün etkisinin hissedilmesiyle geçiyor. İkinci yarısı ise hesaplaşmayla. Aslında, filmde anlatmak istedikleri meramı anlatmış yönetmenler. Başları biraz izlemesi zor olsa da, bir ailenin sorunlu ilişkilerini bir cenaze sonrasında derleyip toplayan bir film olmuş. Baba istemediği bir evlilik yapmış, ancak çocuklar büyüdükten sonra evden gitmiş, annenin ruhsal rahatsızlığı varmış, yurtdışına giden erkek kardeş onu gönderdikleri için herkese kızgın, ablası onu hasta anneyle yalnız bıraktıkları için. Sonuç olarak birbiriyle konuşmayan ailenin bütün üyeleri birbirine öfkeli. Ancak bu ilişkiler biraz klişe kalınca, fazla basit ve aynı nedenle abartılı geliyor insana. On yıl boyunca çocuklarını arayıp sormayan babanın, adadaki evinde uyanıp çocuklarını yanında görünce “Aa çocuklar siz mi geldiniz, geçin içeri üşümeyin” demesi gibi tuhaf.
En önemlisi, cenaze yıkama ya da gömme sahnesinin nasıl çekileceğine kafa yorulduğu kadar, anlatılmak istenen kısımdan kafa yorma emeği esirgenmiş gibi görünüyor. Umut veren bir ilk film olduğu kesin ama.
Orada
Yönetmenler: Hakkı Kurtuluş, Melik Saraçoğlu
Oyuncular: Dolunay Soysert, Sinan Tuzcu, Erol Günaydın, Füsun Erbulak


Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net