25 Aralık 2009 00:00

Sendikalarda ideolojik sapmalar

KESK ve T. Kamu-Sen’in birlikte gerçekleştirdiği ve milyonların katıldığı 25 Kasım bir günlük iş bırakma eylemi geride kaldı.

Paylaş

KESK ve T. Kamu-Sen’in birlikte gerçekleştirdiği ve milyonların katıldığı 25 Kasım bir günlük iş bırakma eylemi geride kaldı. İşyerlerine ve kitlelerin üretimden gelen gücüne dayalı bir eylem olması nedeniyle bazı eksiklik ve zaaflara karşın genel olarak başarılı oldu. Şimdiki hedefimiz ise bu toplanan güç ve moral üzerinden bir günü aşan hak alıcı grevlerle 25 Kasım’ın devamını getirmek olmalıdır. Evet, 25 Kasım başarılı olmuştur ve geride kalmıştır. Ancak, bu eylemin örgütlenme süreci ve sonrası görülen sol sekter anlayış ve tutumlarla ideolojik mücadelede ihmal edilmemelidir. Çünkü gelecek mücadele süreçlerinde de bu tür ideolojik sapmaların emekçilerin birlik ve dayanışmalarına, beslendikleri dünya görüşlerinin doğası gereği karşı çıkabilecekleri asla unutulmamalıdır.
Sendikalarımızdaki bu sekter anlayışlar, 25 Kasım eyleminin KESK ve T. Kamu-Sen genel başkanlarınca birlikte yapılacağının kamuoyuna açıklanmasıyla birlikte karşı çıkışlarına başladılar. Bunu özelde işkolumuzdaki T. Eğitim-Sen ile yaptığımız ortak basın açıklamaları ve işyeri-okul toplantılarına karşı çıkarak sürdürdüler… İş bırakma eyleminin örgütlenmesine hiçbir katkı koymazken, kitle ve temsilci toplantılarında provoke edici, potansiyel dağıtıcı davranışlarına devam ettiler… Bu kitlelerden kopuk, sol sekter anlayış temsilcilerinin hakkından başta sınıf sendikacılığı anlayışının temsilcileri olmak üzere, grupsuz, bağımsız olarak nitelenen işyeri temsilcileri gelmiştir. “Eli kanlı faşistlerle ortak eylem yapılamaz” diyenlere işyeri temsilcileri, “Birlikte çalışıyoruz, sorunlarımız da taleplerimiz de ortak… Grev birlikte ortak yapılırsa başarılı olur… Emekçileri ve eylemi bölmeyin” diye tepki gösterdiler ve eleştirdiler… Bu kitlesel tepkilerle tecrit olan ortak eylem karşıtları, 25 Kasım’ın kitlesel başarısı karşısında bu kez ağız değiştirdiler. “Kazanan T. Kamu-Sen olmuştur” diye gerçekleri saptırmaya çalıştılar. Ancak ne eylem öncesi, ne de eylem sonrası bu azınlık anlayışlar gerek şubelerde, gerekse şubeler platformunda destek bulamamış, etkisiz kalmıştır.
Bundan 150-160 yıl önce, vahşi kapitalizm döneminde işçi ve emekçiler kendileri arasındaki rekabete ve yarışmaya son verip, patronlara karşı birlikte davranma ve mücadele etmeleri gerektiğini kavradıklarında, ilk sendikal bilinç ortaya çıkmıştır. Elma toplarken, tütün-pamuk işlerken, madende çalışırken kendi aralarında dayanışma ve birlikte mücadele etmenin gerekliliğini kavramışlardır. Yoğun sömürü, ezilme, işten atılma, emeğin karşılığını alamama vb. deneyimlerden sonra sınıf olarak birlikte davranmanın zorunluluğunu kavramışlardır. Bu süreç, ülkemizdeki sınıf mücadelesinde ve onun özgün bir parçası olan 20 yıllık kamu emekçileri örgütlenme ve mücadele tarihinde de böyle işlemiştir. Kitleler hak ve özgürlük mücadelesinde her geçen gün yeni şeyler öğrenmiş ve bilinç kazanmışlardır. Sınıf mücadelesi her gün, her alanda sürer ve çıkarları çatışan sınıflar her olay ve durumda karşı karşıya gelirler. Bu mücadele esas olarak siyasi iktidara karşı kesintisiz olarak sürerken, kendi içinde de siyasal -sendikal düzlemde her türden burjuva- küçük burjuva sağ-sol sapmalarla ideolojik mücadeleyi de içerir. Yani, hayatın her alanında siyasi mücadele kadar ideolojik iki çizgi mücadelesi de ertelenmeksizin sürer gider… Partiler olsun, sendikalar olsun kitleleri doğru bir siyasi platforma ve doğru bir sendikal çizgiye kazanabilmeleri için bu yaşamsal önemdedir.
Değişik siyasi tercih ve inanç sahibi emekçiler, aynı işyerlerinde çalışır, kendi işkollarındaki sendikalara üye olurlar. TİS uyuşmazlıklarında greve çıkarken, özelleştirmelere karşı direnirken, polis barikatlarına dayanıp cop ve biber gazı yerken, İstiklal Marşı söyleyenler de, tekbir getirenler de, Enternasyonal işçi marşını söyleyenler de, direniş sloganları atanlar da işçidir, emekçidir. Tek yumruk tek sınıftır… SEKA’da, TÜPRAŞ’ta, TEKEL’de vb. direnen binlerce işçinin farklı siyasi tercihleri geri plandadır. Ankara’ya yürürken, yol keserken hepsi tek yürektir, niyetlerinden bağımsız siyasi iktidara karşı bir eylemin içindedirler. Bizim görevimiz ise farklı siyasi düşüncelerin etkisi altındaki bu işçi sınıfı unsurlarını sınıf bilincine, sınıf politikalarına kazanabilmektir. Bunu da ancak üretim süreçlerinde işçilerle birlikte verilecek mücadelelerde, politik-sendikal faaliyetlerin toplamı üzerinden başarabiliriz. Sendikalar da özellikle işçi ve emekçilerin kitle örgütleri olarak bu süreçlerde okul işlevi göreceklerdir. Burada okul olmaktan kastedilen de kitabi bilgiden çok, işçi ve emekçilerin grevlerden, direnişlerden, mücadelelerden, kendi deney ve tecrübeleriyle öğrenmesi ve sınıf partisi platformunda buluşmalarıdır.
Lenin’in “Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı” kitabından bazı çarpıcı alıntılar yaparak devam edelim. Lenin, bu kitabında Alman “sol” komünistlerinin, sendika merkez yöneticilerinin gerici ve karşı devrimci nitelikleri yüzünden sendikalardan çekilme, oralarda çalışmayı reddetmeleri ve yeni sendikalar kurmaya çalışmalarını, “Yaptıkları saçmalığın ta kendisidir. Bu öyle bağışlanmaz bir yanılgıdır ki, komünistlerin burjuvaziye yapabilecekleri en büyük hizmete denktir” diye eleştirir. Yine aynı kitapta “Gerici sendikalarda çalışmayı reddetmek, gelişmeleri yetersiz ya da geri, işçileri gerici önderlerin burjuva ajanların ya da tümüyle burjuvalaşmış işçilerin etkisi altında bırakmaktır” diyor. Devamla, “Kitleler nerede bulunuyorsa orada çalışmalıyız. Komünistlere düşen görev, geri elemanları inandırmak, onların arasında çalışmak ve kendilerini onlardan yalıtmamak, çocukça ‘sol’ sloganlarla koparmamaktır” diye uyarıyor! İşçi ve emekçilerle birlikte olmadan, temas kurmadan onları sınıf çıkarlarına aykırı gerici-faşist ve benzeri siyasi etkilerden kimler uzaklaştırıp, sınıf perspektifine kazanacaktır? İşçi ve emekçiler bunu kendi başlarına başaramazlar. “Solculara” göre sağcıların ayrı, faşistlerin-dincilerin ayrı sendikalarda ve onların manipülasyonunda kalmasında bir mahsur yoktur. Az olsun “sol” olsun yeterlidir. İleride KESK’e bağlı sendikalara üye olabilmeleri için hafta sonları siyasi ideolojik kurslara gitmeleri de şarttır(!)
Bugün T. Kamu-Sen 375 bin üyeye ulaşmış bir konfederasyondur. Tarihsel olarak ortaya çıkışı, milliyetçi şoven politikaları savunması, toplu görüşmelerde uzlaşmacı tutum alışı, demokrasi talepleri karşısında sistem içi bir yerde duruşu vb. bilinen bir gerçekliktir. Ama tabandaki yüz binlerce üyesi emekçidir, çıkarları da talepleri de tıpkı KESK’e bağlı sendikalara üye emekçilerle aynıdır. Bu talep ve çıkar ortaklığı, birlikte mücadele ve dayanışmanın nesnel temelidir. Bundan önceki eylemlere göre 25 Kasım’ın ortak yapılması işyerlerinde daha yüksek moral ve sinerji yaratmıştır. Aslında ortak eylem ve mücadeleden KESK’liler değil T. Kamu-Sen yöneticileri kaygı duyabilirdi. İş bırakma, grev ve direnişler sınıf sendikacılığı platformudur. Bu KESK’e bağlı sendikaların esas olarak tarzı ve çizgisidir. Aynı şey, yüz binlerce Türk-İş, Hak-İş, DİSK işçisi için de geçerlidir. Tabelasında devrimci yazıyor diye DİSK, Türk-İş ya da bağlı sendikalardan daha mı mücadelecidir? Kıstasımız söylem değil sınıfın taleplerini savunmadaki ısrar ve süreklilik olmalıdır. Aynı şeyler KESK için de geçerlidir… 25 Kasım’da iş bırakan 16 demiryolcu emekçiye işten el çektirildi. 10 tanesi BTS, 6 tanesi T. Ulaşım-Sen üyesi. İki sendika üyesi emekçi, arkadaşları göreve döndürülsün diye ortak iş bıraktı. Trenler çalışmadı. Siyasi iktidar belli ki sendikaların gücünden ve ortaklığında korktu ki, açığa alınan demiryolcular işlerine geri döndürüldü. Bu dayanışma ve ortak mücadelenin yanlış neresinde? Bu birlikteliği yanlış görüp karşı çıkmak için sınıftan kopuk olmanın ötesinde, ideolojik olarak da marazlı olmak gerekir. Sorun da zaten buradan kaynaklanıyor. Toparlayacak olursak; işçi ve emekçi kitleler fabrikalarda, işyerlerinde, okullarda beraber çalışıyor, beraber üretiyor, baskı ve sorunları birlikte yaşıyorlar. Doğal olarak çözüm için de birlik ve dayanışmaya ihtiyaçları var. Bu durum niyetlerden bağımsız bir çıkar birliği yaratıyor. Kadrolu-sözleşmeli-ücretli olarak statü bölünmesi var. Eğitim Sen’li, T. Eğitim-Sen’li, Eğitim Bir-Sen’li olarak ayrı sendikalara üyeler. Sistem Türk-Kürt, Alevi-Sünni, kadın-erkek bölmeye çalışıyor. Bu bölünmüşlükten emekçilerin değil, sistemin çıkarı var. Bize düşen görev ve sorumluluk, bu emekçiler arası bölünmüşlüğe ve yapay rekabete son verip, ortak mücadeleyi sağlamaktır. İşte bu yüzden geride bıraktığımız 25 Kasım’ın en büyük kazanımlarından birisi de emekçilerin ortak ve eş zamanlı eylemlerine olanak sağlamasıdır. Farklı sendikalara üye ya da sendikasız kamu emekçileri, ortak talepler üzerinden siyasi iktidara birlikte dur demiştir. Birlikte iş bırakmıştır. Birisi grev yaparken diğeri çalışmamıştır. (Siyasi manipülasyon altındaki Memur-Sen’liler hariç.) Kamu emekçileri arasındaki çok zayıf olan ortak eylem yapma eşiği en azından aşılmıştır. Bu kültür önemlidir. Israrla ve özellikle işyerleri ve tabandan başlayarak da genişletilmelidir. Çünkü bundan sonraki işyerlerinde ve kitlelere dayalı hak alıcı grev ve direnişler açısından bu birlik sorunu tayin edici olacaktır. Sendikalar örgütlenme, mücadele ve direniş merkezi olmanın yanı sıra emekçilerin ortak çalışma, birleşme ve mücadele olanaklarını sağlayarak da okul olma işlevini yerine getirecektir. Sınıf sendikacıları olarak hedef ve görevimiz, emekçilerin örgütlenmesine yardımcı olmaktır. Sınıftan yana sendika yöneticileri ve işçi sınıfı devrimcileri, işçi ve emekçilerin çıkarlarını her açıdan korumalı, başarılı olmaları için her somut durumda, güçler dengesini gözeterek tüm mücadele taktiklerini kullanmalıdır. Çünkü sadece sınıf sendikacıları ve işçi sınıfı devrimcileri için işçi-emekçi kitlelerin çıkarlarından başka çıkar ve de daha büyük bir yasa yoktur. Bu bağlamda 25 Kasım’da farklı sendikalara üye olsalar da ortak ve eş zamanlı iş bırakıp greve çıkmalarında bugün de, gelecekte de emekçiler ve sınıf mücadelesi açısından bir yanlış ve zaaf yoktur. Benzer eleştiri ve cılız tepkiler, sendikalar tarihinde sağ ve sol sapmalar olarak çok görülmüştür. Görülecektir de…
Biz, doğru bildiğimiz yolda kararlılıkla tereddüt etmeden yürümeliyiz. Bu “sol” çocukluk hastalıklarının kitleleri etkilemesine izin vermemeliyiz, o kadar!
NEBAT BUKREK Eğitim Sen İstanbul 3 No’lu Şube Başkanı
ÖNCEKİ HABER

Sosyologlar sesleniyor

SONRAKİ HABER

Mansur Yavaş'ın istifa çağrısı yaptığı Halk Ekmek Genel Müdürü istifa etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa