26 Aralık 2009 00:00

YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

Bir yolcu gördüm,Ne solumadığı bir hava kalmıştı onca iklimin içinde, ne de yeryüzünde uğramadığı bir şehir vardı.

Paylaş

Bir yolcu gördüm,
Ne solumadığı bir hava kalmıştı onca iklimin içinde, ne de yeryüzünde uğramadığı bir şehir vardı.
Gittiği her yerde uzun süre geçirirdi. Sadece gördükleriyle kalmaz, tanışıp ahbap olduklarıyla yetinmez, orada yaşayanların konuştukları lisanı da öğrenirdi. Nasıl sığdırırdı bunca kelimeyi, deyimi hafızasına bilmiyorum. Kısacık süre içinde okuyup yazmayı söker, ana dili o dil olanları bile şaşkınlığa sürükleyecek mükemmellikte konuşurdu.
Dilini bilmediği insanları tanıdığını söylemek bir yana, oralara gitmiş bile saymazdı kendini. İnsanlarla bir arada olmanın tek yolunun dillerini anlamaktan geçtiğine inanır, gittiği her yerde daima bunu savunurdu.
Yıllar böyle geçmişti. Öğrendiği o kadar çok dil ile birlikte yaşamayı nasıl becerebildiğini aklım almıyordu doğrusu. Merak içindeydim
Ona iyice yaklaşmanın yolunu bulduğum sırada yolculuklarını çoktan bitirmişti. Artık ne bir yere gidiyor, ne bir dil öğrenmek için gayret sarf ediyordu.
Bunca zaman sonra kendine özgü bir ifadenin peşinde koştuğunu anlamak için birkaç konuşmasını dinlemek yeterliydi. Çoktandır her anlattığı hikayede yıllar boyunca bellediği dillerin arasından seçtiği en nadide sözcükleri kullanmaya başlamıştı. Bir süre sonra bu kelimelerin sayısı iyice artmış ve nihayet bütün konuşmalarını sadece bildiği dillerden seçilmiş kelimelerden kurmaya başlamıştı.
Hayatının geri kalanı, yılların süzgecinden geçmiş cümlelerle kurduğu anlatıların arasında geçiyordu artık.
Neden sonra yanına vardığımda her dalında ayrı çiçekler açmış yaşlı bir ağaç gibi göründü bana. Gölgesine girdikten sonra bir kenara oturup beklemeye başladım. Susuyordum. Doğrusu sessiz ve kıpırtısız durarak hislerimi en iyi şekilde ifade edebileceğimi düşünmüştüm. Yine de söyleyeceklerim vardı, sözler boğazımdan taşmasın diye ağzımı açmıyordum.
Konuşmaya kalkışmadan önce ondan bir işaret gelmesini bekledim. Benim diyeceklerimi anlayacağından kuşkum yoktu ancak onun söylediklerini ben anlayabilecek miydim doğrusu hiç emin değildim. Anlatacaklarının dilini çözebilmem pek mümkün olmayacaktı korkarım. Zaten bu yüzden öylece oturup onu seyretmeyi, dallarına yuva kurmuş kuşları dinlemeyi, budaklarından sızan kokuyu solumayı tercih etmiştim.
Bana yakışan bu derin sessizlik olmasına rağmen, merakımı yenemedim, bütün o lisanları nasıl öğrendiğini sordum. Durup dururken sordum. Ondan gelen bir işaret olmadığı halde dayanamayıp sordum.
Asıl sormak istediğim bir ömür süren yolculuklarından geriye ne kaldığıydı halbuki. Sözlerim karşısında hiç tereddüt etmeden,
“Konuşmanın lisanı yoktur,” dedi, “Ben anlaşmak için kelimelere ihtiyaç duymam.”
“Peki, yaptığın bunca yolculukta, gittiğin her yerde, insanların konuştuğu ne kadar dil varsa hepsini öğrenen sen değil misin?”
“Benim o lisanlarla hiç işim olmadı bunca yıl. Gittiğim yerlerde yaşayanların dillerini değil, nasıl konuştuklarını öğrendim önce, nasıl anlaştıklarını gördüm. Seslerinden ve sessizliklerinden, bakışlarından ve kokularından anlamaya çalıştım birbirlerini nasıl tanıyıp nasıl bildiklerini. Sevinçlerini, kederlerini, öfkelerini, hırslarını, kıskançlıklarını, aşklarını, nefretlerini ve tutkularını hangi davranışlarla ortaya döktüklerini gözledim. Bütün o sözcükler, cümleler, deyimler, tanımlar sonradan geldi, kendiliğinden. Lisanlarını öyle öğrendim.”
ÖZCAN YURDALAN
ÖNCEKİ HABER

Ankaralı TEKEL işçilerini bağrına bastı

SONRAKİ HABER

Diyarbakır, Van ve Mardin belediye başkanları görevden alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa