28 Aralık 2009 00:00

EKONOMİ VE POLİTİKA

Yeni bir yıla girerken, çok doğal olarak, insanlar birbirlerine kutlama mesajları gönderir; mutlu yıllar diler. Aslında değişen bir şey olmasa da, salt takvimlerin değişimini bahane ederek insanların birbirine esenlik dilemesi, hoş bir gelenek olsa gerek! Ancak, yaşanan sıkıntıların olağanüstü boyutlara çıktığı dönemlerde, maalesef, artık kimseye mutlu yıllar dileme arzusu kalmadığı gibi, böyle bir mesaj almak da zevk vermemektedir.

Paylaş

Yeni bir yıla girerken, çok doğal olarak, insanlar birbirlerine kutlama mesajları gönderir; mutlu yıllar diler. Aslında değişen bir şey olmasa da, salt takvimlerin değişimini bahane ederek insanların birbirine esenlik dilemesi, hoş bir gelenek olsa gerek! Ancak, yaşanan sıkıntıların olağanüstü boyutlara çıktığı dönemlerde, maalesef, artık kimseye mutlu yıllar dileme arzusu kalmadığı gibi, böyle bir mesaj almak da zevk vermemektedir.
Beni böyle bir karamsarlığa sürükleyen genel manzara, oldukça uzun sürecek olan, belki de silahlı bir çatışma ile sonlanacak üçüncü paylaşım savaşı içinden geçiyor olmamızdır. Küreselleşme ile kapitalizmin sorunları çözülemediği gibi, tam tersine, bu süreç ile merkez kapitalist ekonomiler eskiye göre daha keskin bir şekilde karşı karşıya gelmiş oldular. Son G-20’ler toplantısında alınan kararlar çerçevesinde, merkez ekonomilerde teknoloji yarışının hızlanacağı ve bu yarış sonucunda ciddi bir çatışmanın çıkabileceği çok yüksek bir olasılık olarak karşımızda durmaktadır. Merkez ülkeler arasındaki çatışma, sermaye-sermaye çatışmasıdır.
Merkez ve perifer ülkeler arasındaki mücadeleye baktığımızda, seminerlere katıldığım Özgür Üniversite’de bir arkadaşımın çok güzel açıklamış olduğu üzere, kapitalist devrimle özgürleşen, ancak satabileceği emek gücünden başka varlığı olmayan emekçilerin, aşırı teknolojik boyuta ulaşmanın sonucunda bu kez de üretim araçlarından fiilen uzaklaştırılarak, adeta yaşam hakkının elinden alınacağını görmekteyiz. Tek varlığı üretim araçları ile birleşerek üretim yapabilen emeği olan kesimlerin üretim araçlarından uzaklaştırılması, bir bakıma insanlık ve yaşam hakkının elinden alınması anlamına gelmektedir. Aşırı teknoloji nedeniyle emekçilerin üretim dışına atılması, sermaye-insan çatışmasıdır. Emperyalizmin sermaye-sermaye ve sermaye-insan olmak üzere yürüttüğü her iki çatışma alanı da vahimdir. Her iki çatışma alanında da ekonomik süreçler devrede olabileceği gibi, son kertede silahlı çatışma da devreye girebilir.
Böylesi vahim küresel yürüyüş patikasında, nereden düğmeye basıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, üst üste gelişen olaylar karşısında, bir merkezin Türkiye’yi destabilize etme gayreti içinde olduğunu düşünmeden edemeyiz gibi geliyor bana. En yüksek kamu organları, adalet mekanizması, güvenlik örgütleri, bilimsel kuruluşlar vs. birbirine düşman edilmekte ve çatışma konumuna çekilmektedir. İthamlar, kasıtlı veya değil, bireysel düzeyden örgütler düzeyine yansıtılarak, adeta karşılıklı intikam ya da bilek güreşi yaşanmaktadır. Son haberlere göre polise askeri silah alma izni verilmesi, güvenlik kurumları arasında iş birliği ve uyum yerine, zıtlaşma ve çatışma anlayışına doğru sürüklendiğimizin çok açık göstergesidir. Askeri despotizmden şikayetçi olan “aydınlarımızın”, askeri silahlarla donatılacak polis despotizmini ne şekilde “ittihat geleneği”ne bağlayacağı, doğrusu merak konusudur!
Türkiye, enerji hatları, ticari ilişkiler ve siyasal boyutlar itibariyle, Batı ile Doğu arasında ilginç bir köprü konumundadır. Bu durum, emperyalistler tarafından farklı çevrelerce farklı durumlarda çok değişik şekilde planlama stratejisine alınıyor olabilir. Sermaye-sermaye çatışmasında olduğu kadar, sermaye-emek çatışmasında da merkez emperyalist güçler, ülkenin bütünselliğinin korunmasında veya parçalanmasında fikir birliğine ya da görsel güç ve zayıflıklarına göre fikir ayrılığına sahip olabilirler. Türkiye’nin destabilize edilmesi çabalarına salt bölünme endişesi ile değil, ama bütünsellik içinde rejim dönüşümüne sahne olması ve emperyalizmin bugünkünden daha yoğun sömürü odağına oturtulması açılarından da kuşku ve endişe ile bakılması gerekir, diye düşünmekteyim.
Erişilemeyen hedefler zamanla dile düşer! Durmadan “Büyük Türkiye” lafını edeceğimize, insanına ve tüm insanlığa yararlı bir ülke ve ekonomi oluşturalım. Böyle bir amaç ise emperyalizmin eteğine takılarak gerçekleştirilemez!
Her şeye rağmen umudumuzu yitirmeyelim. Mutlu yıllar!..
İZZETTİN ÖNDER
ÖNCEKİ HABER

Başbakan eczacılara meydan okudu

SONRAKİ HABER

Asansör boşluğuna düşüp hayatını kaybeden işçi saatler sonra bulundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa