27 Aralık 2009 05:00

MİNERVANIN BAYKUŞU

Sanıyorum Simone de Beauvoir kullandı ilk kez “öteki”yi. Beauvoir kadının varoluşuyla ilgili bir tanımlama yapmak istemiş ve 2. cinsin erkek cinsinin karşısında nasıl öteki konumuna geldiğini başyapıtında uzun uzun anlatmıştı.

Paylaş

Sanıyorum Simone de Beauvoir kullandı ilk kez “öteki”yi. Beauvoir kadının varoluşuyla ilgili bir tanımlama yapmak istemiş ve 2. cinsin erkek cinsinin karşısında nasıl öteki konumuna geldiğini başyapıtında uzun uzun anlatmıştı. Öteki kavramı ondan miras kaldı bize, sonra da, varoluşçu felsefenin geriye çekildiği uzun yıllar boyunca pek de kullanılmadı. Fakat ‘90’lı yıllarla birlikte Nietsche’den, yapısalcılardan, post yapısalcılardan devşirilmiş kavramlarla inşa edilen postmodernizm bu ilginç sözcüğü yeniden keşfetti ve pek çok şeyin içeriğini boşaltarak kullandığı gibi “öteki” kavramının suyunu çıkardı ve dilimize “ötekileştirmek” diye bir kavram girdi. Şimdi kamusal alandan dışlanan azınlıklardan, milliyetlerden, kültürlerden, ayrımcılığa maruz kalan dinsel topluluklardan, baskı gören gruplardan vs. söz edilen hiçbir konuşma veya yazı, içinde “ötekileştirme” geçmeden yapılamıyor/yazılamıyor. Bu sözcük olmasaydı meramın nasıl anlatılacağını merak ediyor insan. Fakat uluorta kullanıla kullanıla klişeleşmiş bütün laflar gibi o kadar sakil duruyor ki, ötekileştirme lafını duyduğunuz zaman kulaklarınızı kapatasınız geliyor. Ama ne yaparsınız ki 2000’li yılların jargonu oldu sözcük; ondan kaçış yok.
“Ötekileştirme” içinde yaşadığımız koşullarda eşitsiz kurulmuş ikili ilişkilerden, gruplar arasındaki ilişkilere ve siyasi iktidarların baskı altına aldığı kesimlerle kurduğu ilişkilere kadar pek çok durumu tarif etmek için kullanılıyor. Dolayısıyla politik sınırları muğlak. Ama postmodernizmin toplumsal tahayyülündeki cemaatleştirme ve kimlik politikalarıyla da sıkı sıkıya ilişkili. Yurttaşların etnik, dini, kültürel kimlikleriyle öne çıkmalarını ve onlara bu kimliklerini veren cemaatlerin yanyana yaşayabilmelerini öngören bir tahayyül bu. Kavramın ömrünün, bu tahayyülün rağbet görme süresiyle ilişkili olduğu söylenebilir bu yüzden; yani tarihsellikten malul olduğu.
Bu niye önemli; çünkü bu türden aidiyet kimlikleri önem sırasında sınıfsal aidiyetlerin önüne geçti her nasılsa. Ve kavram çoğunlukla sınıfı ihmal etmek için de kullanılıyor. Halbuki baskı altında olan grupların kimlik sorunlarının ve çözümünün odağında esas olarak sınıf sorunu yer alıyor. “Ötekileştirilenler”in kimlik sorunlarını küçümsemek kimsenin haddine değil ama tarihsel deneyimlerimiz bize işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlü varlıklarının eridiği koşullarda kimlik sorunlarının da baki kaldığını gösteriyor. Demokratik bir toplumun kuruluşunda da, demokratik kazanımların korunmasında da mevcut demokrasinin teminatında da bel bağlayacağımız güç esas olarak bu. Emekçi “üst kimliği”nde birleşemeyen toplulukların her zaman alt kimlik olarak görülmesi, hep cemaat olarak kalmaları, birbirleriyle dayanışmada sıkıntı çekmeleri; birbirlerine karşı ötekileştirilmeleri kaçınılmaz olacak gibi görünüyor.
Hafta içinde Türkiye’nin işsizlik haritası yayınlandı. Memleketin işsiz kitlesinin içinde Kürtler, Aleviler, Sünniler, Ermeniler ve diğerleri var. Çalışabilen mutlu azınlık içinde de öyle. Ortak ezilmeye karşı birlikte verilecek bir mücadelenin ötekileştirmenin de önüne geçeceğini söylemek yanlış olmayacak. Buradan, ezilenlerin kendi hakları için verdikleri mücadelenin önemsiz olduğu anlamı çıkmasın elbette. Zaten böyle bir iddia saçma olur. Ama çoktan beri pek dile getirilmemiş bir şeyi dile getirmek ve kavramlarımızı gözden geçirmeye ihtiyaç olduğunu hatırlatmak da gerekiyor.
TEKEL işçilerinin Ankara’daki direnişi bunları düşündürüyor.
Aralarında her kültürden, mezhepten, dinden ve ulustan insanın bulunduğu TEKEL’in mağdur emekçileri birbirlerine sarıldılar. Kimse kimseyi “ötekileştirmedi”, bu ülkenin her kimlikten emekçilerini “Çalışmıyorlar, üretmiyorlar, yan gelip yatıyorlar” diyen bir Başbakan’ın karşısında buz gibi havuzlara birlikte girdiler, üzerlerine atılan kimyasallarla hepsinin gözleri aynı biçimde yandı. “Birbirimizden kız alıp verdik” evet, bir de işsizlikte, yoksullukta ve yoksunlukta da kardeş olduk. Ortak mağduriyetin birleştirici ve örgütleyici gücü bu ülkede her kesimden insanın demokratik bir ülkede yaşayacağı geleceğinin de kalkış noktası aslında.
“Ötekileştirme”nin kendisinin ve kavramının iptal olacağı yer de orası.
TEKEL işçilerinin anlattıklarıyla... herkese iyi yıllar.
NURAY SANCAR
ÖNCEKİ HABER

KÜLT-ABLASI

SONRAKİ HABER

Bursa Demokrasi Güçleri ulaşım zammını ve YSK kararını protesto etti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa