30 Aralık 2009 05:00

GÖZLEMEVİ

Nesrin Kazankaya yönetimindeki Tiyatro Pera’nın 2009–2010 sezonu oyunu “Quintet-Bir Dönüşün Beşlemesi”, “Karşılaşma/Uzlaşma/Çatışma/Vedalaşma/Ayrılma” olmak üzere beş bölümden oluşmakta ve her bölüm...

Paylaş

Nesrin Kazankaya yönetimindeki Tiyatro Pera’nın 2009–2010 sezonu oyunu “Quintet-Bir Dönüşün Beşlemesi”, “Karşılaşma/Uzlaşma/Çatışma/Vedalaşma/Ayrılma” olmak üzere beş bölümden oluşmakta ve her bölüm, İlker Yeğen, Mehmet Aslan-Zeynep Özden ikilisinin çekip kurguladıkları özgün film kesitleriyle birbirlerine bir güzel bağlanmakta.
“Quintet”in konusu özetle şöyle: 1980 askeri darbesiyle geride bir oğul bırakıp yurt dışına iltica eden Kadın (Nesrin Kazankaya), yıllar sonra İstanbul’a döner. Kadın’ı havaalanında, hapishanede doğup terk edilen ve yıllarca annesinin aramadığı genç bir delikanlı olan oğlu (Erdinç Anaz) karşılar. Gerilimli karşılaşmanın ardından Kadın, üniversite yıllarından tanıdığı bir arkadaşını (Defne Halman) ziyarete gider. Uzun zamandır görüşmeyen iki kadın, geçmişi hüzün ve coşkuyla anımsayarak özlem giderirler. Kadın, sosyalist dünya görüşünden ödün vermeyen bir savaş muhabiridir. Ailesiyle bir yaşam paylaşmanın ötesine geçemeyen Arkadaş ile gece boyunca geçmişi ve bugünü konuşurlarken, öğrenci derneğinde birlikte çalıştıkları bugünkü var oluşunu liberalizmin evrilmesine borçlu olan Arkadaş’ın kocası Adam (Can Başak) çıkagelir. Üçlü tamamlanmıştır.
Sonrasında, Kadın oğluyla barda buluşur; Oğul ve anne arasında terk edilme, özlem, öfke, sevgi üzerine hüzün dolu duygusal çatışma yaşanır. Bu arada, karı-koca arasında da yıpranmış bir ilişkinin hesaplaşması başlamıştır. Geçmişin dayanılmaz ağırlığında amansızca çıkış yolu ararlar. Kadın, Arkadaş’la yeniden bir araya geldiğinde geçmişin kirli gizleri de tüm gerçekliğiyle ortaya çıkar. Yazgılarını belirleyen askeri darbe, bir kez daha yaşamlarını alt üst eder ve vedalaşma kaçınılmaz olur.
“Quintet” yine Nesrin Kazankaya’nın geçtiğimiz yıllarda yazıp yönettiği ve 1955’ten 1960 darbesine uzanan dönemi anlattığı “Şerefe Hatıralar” ile 1980 darbesinin hemen ardından, 1981–82 yıllarında yaşananları konu edindiği “Profesör ve Hulahop” oyunlarından oluşan üçlemesinin son oyunu. Yukarıdaki konu özetinden de anlaşılabileceği gibi demokrasinin kırılma noktası olan 1980 Türkiye’sinin sancılı dönemiyle yüzleşen günümüz aydın insanlarını, dolayısıyla yitip giden kimlikleri, yitirilen yaşamları, yitmiş kuşakları konu almakta. Konu almakta, ama Kazankaya bu kere de sadece lanet olası o 1980 darbesini anlatmayı amaçlamıyor. Diğer iki oyununda olduğu gibi bu kere de, insanı ve insana dair öyküler anlatıyor. İnsana, insanımıza değgin sıcacık öyküler bunlar. Bu öyküleri, oyunun “Quintet” olan başlığından da kolayca anlaşılabileceği gibi beş figürle anlatıyor. Darbenin darmadağın ettiği dört karakter ve İstanbul kenti hep birlikte beşli oluşturuyor ve böylece ortaya beş bölüm çıkıyor. Yirmi yıl sonra karşılaşılanlar, yüzleşilen gerçekler, yeniden uzlaşma çabaları, uzlaşılırken yaşanılan çatışma, çaresizlikten vedalaşma, çaresiz ayrılık. Kazankaya asla didaktik olmayan öyküsünü görsel anlatım ve Bach, Barber, Ravel, Enescu, Bizet, Bellini, Shostakovich, Gubaidulina, Reich, Debussy, Johnson gibi bestecilerden aldığı 18 eserle destekliyor, mükemmel bir sahne estetiği yaratıyor.
Hiç kuşkum yok ki artık usta bir oyun yazarıdır Nesrin Kazankaya. Daha önce de söylediğim gibi (tiyatro… tiyatro Dergisi/Kasım 2007), Kazankaya yazarken dönemsel fotoğraf çeken bir gözlemci. Aklıyla çektiği fotoğraflarda, politik hataların insan yaşamını nasıl alt üst ettiğini mükemmel bir kurguyla işaretliyor, kıyasıya eleştiriyor.
Ne yalan söyleyeyim “Quintet”i izlerken de Herb Cohen’ın: “Suda yürümenin gizi, taşların nerede olduğunu bilmektir,” sözü geldi aklıma. Nesrin Kazankaya’nın taşların nerede olduğunu bilen, söyleyecek sözü olan bir oyun yazarı olduğuna bu kere iyiden iyiye inandım. Oyunun bitimindeyse Nesrin Kazankaya’yı cumhuriyet tarihiyle, yakın tarihimizle yüzleşme cesaretini gösteren, aydın olma sorumluluğuyla donanımlı asil bir kahraman olarak ilan ettim. İtirazı olanın, Kazankaya’yı fazla köpürttüğümü savlayacak olan ya da olacakların beri gelmelerini rica ederim!
Şafak Eruyar’un dramaturgisi de hayli ilginç. Öykünce, bazı etkilerini sürekli yenilemesi ve güçlendirmesi gereken bir “felaket filmi”ne biraz benzer biçimde, canlı kalma arayışı, birbirlerini izleyen tehlikeler şemasına uygun olarak kurulmuş. Dramatik döngü, bunalım ile umudu, alçalma ile iyileşmeyi birbiri ardına sıralıyor. İnsan ilişkilerindeki şiddete karşın, kahramanlar hep bir diyalog ve alışveriş içine sokulmuş. Nesrin Kazankaya da, tiyatronun eseri diyalog yoluyla uzama sokma ve bölmeyle oynama sanatı olduğunun bilincinde olarak oyunu sahneye koymuş. Sahnelemenin yorumunda, anlamı gizleme ve su yüzüne çıkarma biçimi mükemmel dile getirilmiş. Seyircinin, oyunun araçlarını, bir mecaz anlam bulgulamak amacıyla yorumlamaya kalkışmaksızın kullanmasını, yalnızca oyunun ilk anlamını ve özdekliğiyle ilgilenmesi sağlanmış.
Nilüfer Moayeri’nin dekor-kostüm tasarımları gayet başarılı. Moayeri dekorda özde belirli bir biçimi değil, bir kavramı belleklere ulaştırmış. Biçimden yola çıkmış, teknikten yararlanmış, öze varmış. İşlevsel ve yorumlayıcı bir dekor anlayışı Moayeri’ninki. Kostümler de dekorun içinde eriyor, dekorla birbirini tamamlayarak yapılanıyor. Bu yapılanma, yönetmenin yorum öğesini ve iletisini izleyiciye taşımasını kolaylaştırıyor. Diğer taraftan Yüksel Aymaz, oyundaki duyguyu, düşünceyi, imajı, zamanı, mekanı, atmosferi, perspektifi bir arada tutmasını başaran bir ışık düzeni tasarlamış, böylece bu kere de övgüye hak kazanmış.
Oyunculardan Erdinç Anaz, (üzgünüm ama) bu kere dışsal fiziksel aksiyonlarını içsel özlerle besleyememiş, Oğul’u tam olarak ruhsal yaşamlarıyla dolduramamış gibi geldi bana. Anaz, bunu bir eleştiri saymamalı, ondan daha fazlasını beklediğimi/beklediğimizi anlamalı. Can Başak, hiç kuşkum yok ki üstbilinciyle bir çeşit etkileşim oluşturabilmek amacıyla avuç dolusu düşünce almayı ve o düşünceleri bilinçaltı torbasına atmayı bilen, beceren enderlerden. Öyle sanıyor ve inanıyorum ki üstbilincinin besini, yaratıcılığının esas malzemesi işte o “bir avuç düşünce”de yatıyor. Nesrin Kazankaya ise, devinim ve metni ya da devinim ve sesi birbirinden ayırmak yerine; içlerinde daha sonra başka birimlerle birleşmesi olası, tutarlı ve uygun bir bütün oluşturarak bir araya gelen, birbirlerini destekleyen ya da uzaklaşan çeşitli öğelerin bulunduğu ayrıntıları kendi benliğinde başarıyla “tasnif etmiş”, yani ayırmış, ayrıştırmış. Defne Hamlan ise artık hiç kuşkum yok ki, maddesel yaratıcılığı kendisine mal etmeyi çok iyi bilen bir oyuncu. Mükemmel vücut kullanımı yeteneğine sahip… Tonlama ve bedenini uyum içinde götürebiliyor, dış aksiyonunu başarıyla denetim altında tutabiliyor. Abartısız, duru ve sakin bir oyun veriyor.
“Quintet”, yarım yüzyıldır darbelerin, baskı rejimlerinin kurgulayıp belirlediği yaşamları hâlâ inatla sürdüren izleyicisini bekliyor.


CEMAL REŞİT REY'DEN LINA SASTRI GEÇTİ…
"Napolitan" dedikleri, İtalya'nın Napoli kentine ait kültüre, motiflere verilen bir ad. Bir de dillere destan müziği var, Napoli ile özdeşleşmiş, "Musica Napolitana" diyorlar. İtalya'nın belki de en sevimli, ama ayni zamanda en kaotik bölgesi sayılan Campania eyaletinin merkezi Napoli kentinde, Napolili bir annenin ve Sicilyalı bir babanın kızı olarak dünyaya gelmiş Lina Sastri (1953), geçenlerde sessiz sedasız İstanbul'a geldi. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yaklaşık 200 kişiye fevkalade mütevazı bir konser verdi; çekti, gitti. Napoli'nin bağrından kopup gelmişti, aşk yüklüydü, dolayısıyla sanki "çok "duygulu olmaya da yükümlüydü.
Lina Sastri, ülkemizde İtalya'nın Zuhal Olcay'ı olarak tanıtıldı. Doğruydu, çünkü şarkıcılığının yanı sıra Eduardo De Flippo, Giuseppe Patroni Griffi, Armando Pugliese, Roberto De Simone, Pierluigi Pizzi, Crivelli gibi tiyatro sahnelerinin en ünlü yönetmenleri ve aktörleri ile çalışmış bir oyuncuydu. Klasik tiyatrodan müzikallere birçok oyunda başrol oynamıştı ve sinemada da Nanni Loy, Nanni Moretti, Mingozzi, Lizzani, Tognazzi, Damiani, Bertolucci, Squiteri ile kamera karşısında bir araya gelmişti. Televizyon dizilerinin de en parlak yıldızlarından biriydi.
Piyano/Klavye, Kontrbas, Keman, Ritim Gitar ve Perküsyondan oluşan beşlisi eşliğinde kendi toprakları olan Napoli'nin melodisini ve ritmini seyircisine yansıtırken ezgileri duygusal öykülerle birleştirdi, danslarıyla süsledi; Napolitan şarkıları Fado, Tango, Mambo, hatta Rumba Flamenko ile buluşturdu, müziğini görsel bir tiyatro anlatımına kavuşturdu.
Kaçıran tiyatro-müzik severlere gerçekten yazık oldu.
ÜSTÜN AKMEN
ÖNCEKİ HABER

AKP’nin iki yönlü politikalarına dikkat!

SONRAKİ HABER

Sudan’da muhalefetten genel grev çağrısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa