30 Aralık 2009 00:00

AKP’nin iki yönlü politikalarına dikkat!

AKP Hükümeti, “açılım” politikalarını Türkiye’nin gündemine taşırken, kamuoyunun önemli bir kesiminde olumlu gelişmelerin olabileceği düşüncesini yaratmıştı.

Paylaş

AKP Hükümeti, “açılım” politikalarını Türkiye’nin gündemine taşırken, kamuoyunun önemli bir kesiminde olumlu gelişmelerin olabileceği düşüncesini yaratmıştı. Kamuoyunun bir kesimi ise bu politikalara ihtiyatlı ve temkinli yaklaştı. Bu temkinli yaklaşımlara rağmen, genel anlamda olumlu bir havanın topluma egemen olduğunu söyleyebiliriz.
Çünkü AKP Hükümeti, bugüne kadar dokunulmazlığı olan ordu mensuplarının, sivil yargıda yargılanması yolunun açılması ve hatta ordu içindeki bazı darbe planlarının açığa çıkarılarak, darbe planlayıcılarının tutuklanmasını sağlarken; diğer yandan da, Kürt sorununun çözümünde, “Kürt Açılımı” konusunu Meclis’e taşıyarak, Kürt sorununun meşrutiyetinin devlet katında kabul görmesini dolaylı da olsa sağlamış oluyordu. Bu girişimler önemliydi; AKP Hükümeti’nin, Kürt sorununun çözümü konusunda bir projesi yoktu. Subjektif niyetlerle konuyu Meclis’e taşımış olsa da, bu projenin içi boş ve kapsamı belirsizdi.
CHP ve MHP, AKP’nin bu belirsizlik dolu politikalarını fırsat bilerek, konuyu Meclis’e getiren AKP’ye karşı, kamuoyunu harekete geçirerek önemli avantajlar elde etmiş oldu. AKP Hükümeti ise Kürt Açılımı yerine “Demokratik Açılım” ve daha sonra “Milli Birlik Projesi” diyerek; adeta kamuoyunu inandırmaya çalıştıysa da, bunda başarılı olamadı. Keza, AKP’nin bu tutarsızlığını, yani iki yönü politikalarını, Alevi çalıştaylarında vb. diğer konularda da görmek mümkün.
Peki, tüm bu gelişmeleri, AKP’nin beceriksizliğine bağlayabilir miyiz? Tabii ki hayır; çünkü burada beceriksizlikten ziyade, AKP’nin politik tutum ve davranışlarını görmek mümkündür.
Gelinen bu aşamada şu hususları belirtmekte yarar var:
1- AKP Hükümeti’nin, yukarıda bahsettiğimiz açılımlarla ilgili konularda samimi olmadığı ve sürecin başından sonuna kadar, faydacı bir yaklaşım içerisinde olduğu görülmüştür.
2- Bu hükümetin ideolojik yapısı ve dayandığı kitle tabanının önemli bir kesimi, ülkenin demokratikleştirilmesi veya Kürt sorununun çözümü konusunda bir hayli uzakta durmaktadır.
3- AKP, her ne kadar dini motifleri kullanarak siyaset sahnesine çıkmış olsa da, hükümet olduktan sonra bu argümanlarından hızla uzaklaşarak, ABD’nin, ülkemizde ve Ortadoğu coğrafyasında önemli bir destekçisi ve politikalarının uygulayıcısı (iş birlikçisi) durumuna gelmiştir.
4- AKP Hükümeti, ABD’nin de desteğini arkasına alarak, “yüzyıllık cumhuriyet rejimini” (Kemalist devlet politikasını) kendi politik görüşleri doğrultusunda yeniden yapılandırmayı esas almıştır. Buna bilinen adıyla “Ilımlı İslam Projesi” de demek mümkün. Dolayısıyla hükümet, kendi iktidar gücünü devlete egemen kılmayı ve devletin sağlayacağı her türlü ekonomik ve siyasi gücü denetimine almayı amaçlamaktadır.
5- Yüz yıldır bu rejimden nemalanan ve kendilerinin bu rejimin kurucusu ve aynı zamanda kollama ve koruma göreviyle yükümlü olduklarını söyleyen ulusalcı ve militarist güçler; devlet içindeki egemenliklerinin giderek zayıfladığını görünce, hâlâ devletin bazı organlarında etkili olan güçlerini harekete geçirerek, darbe planları hazırlatmakta, provokatif eylemler düzenlemekte, adeta yeniden militarist baskıcı rejimi (faşizmi) ülkenin yönetimine getirmeyi arzulayan politikaları topluma dayatmaktadırlar.
Bunun sonucu olarak toplum, hızla etnik ayrışmalara ve kamplaşmalara doğru sürüklenmektedir.
Peki, devletin katında, farklı iktidar güçleri arasında kıyasıya süren bu kavga, neyin kavgası? Elbette ki, demokrasinin geliştirilmesi, Kürt sorununun çözümü, işsizliğin giderilmesi, toplumun refah düzeyinin yükseltilmesi kavgası değildir. Tam tersine; sağcısıyla, ulusal solcusuyla, milliyetçisiyle, kökten dincisi ve ılımlı İslamcısıyla bütün bu güçler, seksen yıllık cumhuriyet tarihi boyunca sırası geldikçe ülkeyi yönetmişlerdir. Bu güçlerin iktidar olduğu dönemlerde, topluma hep yoksulluk, işsizlik, eğitimsizlik, pahalılık dayatılmıştır. Farklı etnik kimlikler ve inanç grupları yok sayılmıştır. Düşünce ve fikir akımları tehlikeli ve zararlı görülmüş, bir bütün olarak toplumun her kesimi üzerinde, otoriter ve baskıcı bir yönetim hep var olagelmiştir günümüze kadar.
Bu sistemden beslenen farklı siyasi çıkar grupları ve temsilcileri, birbiriyle kavga etmiş olsalar da; (bugün de olduğu gibi) sisteme muhalif toplumsal hareketler söz konusu olduğunda, askeri darbeleri devreye sokarak, toplumsal muhalefeti susturmuş; önderlerin kimileri idam edilmiş, kimileri saklandıkları evde bombalanarak katledilmiş ve kimileri de işkencelerde öldürülmüşlerdir. Bununla da yetinilmemiş; kimi bölgelerde toplumsal katliamlar yapılmış, yüzlerce köy boşaltılarak milyonlarca insan göçe zorlanmış ve bütün toplum (emekçi katmanlar) sefaletin içine itilmiştir. Güneydoğu’nun birçok bölgesinde ve büyük şehirlerin kenar mahallelerinde yaşayan nüfusun önemli bir kesiminin, günlüğü 1.5 dolardan yaşamaya mahkum edildiklerini istatistikler söylüyor. Buna karşılık Levent’te, Maslak’ta ve Şişli’de yükselen gökdelenlerin yapımında, azgın bir emek sömürüsünün yattığını ve Güneydoğu’da sürdürülen kirli savaşın yarattığı savaş ganimetleri arasında uyuşturucu ve silah satışından elde edilen haksız kazançların (kara para) bu gökdelenlerin finansmanında kullanıldığını söylemek mümkün. TÜSİAD’ın, her konuda görüş belirttiği halde, neden Kürt sorunu konusunda sessiz kaldığını merak etmemiz gerekiyor.
“Cumhuriyet rejimi” 1960 ve ‘70’li yılların sonlarında yükselen ilerici ve devrimci muhalefeti nasıl bastırma yoluna gidip, bütün hak arama yollarını antidemokratik yasalarla engellemeye çalıştıysa, bugün de resmi politikalarını AKP’nin eliyle devreye sokarak, DTP’nin, parlamentoda ve diğer alanlarda yürüttüğü yasal muhalefete bile tahammül göstermeyerek, çözümü yine muhaliflerini susturmakta bulmuştur. Böylece “açılım”ların sonu da gelmiş oluyordu. Görünen o ki, yine baskı ve şiddet politikalarını topluma dayatmaya çalışacaklardır.
Hakim sınıfların bu baskıcı rejimine karşı, artık yağma yok diyebilmeliyiz. Çünkü, artık eskisi kadar parmakla sayılacak kadar az değiliz. Bugün nitelik olarak ve sayısal olarak bir gücüz bu ülkede. Hem de çok büyük bir potansiyeliz. Bu potansiyelimizin çok parçalı oluşu, bizi önemli bir güçten yoksun bırakıyor. 12 Eylül askeri darbesini de böyle parçalı ve dağınık bir şekilde karşılamıştık. Onun içindir ki, ağır bir yenilgi aldık. Oysa burjuvazinin karşısında bir cephe yaratılmış olsaydı, 12 Eylül uygulamalarının günümüze kadar sürmesi belki de mümkün olmayacaktı. Veya Kürt sorunu bu kadar kanlı bir süreç yaşamayacaktı. Evet, geçmişi fazla irdelemek doğru değil, ama o dönemde, o günkü koşullarda göremediğimiz veya farkında olmadan yaşanan olumsuzlukları, günümüzde hâlâ sürdürmenin hiç de haklı bir nedeni olmasa gerek.
Önümüzdeki dönem, hayat bize ayrılıklarımızı aza indirmeyi, birlikte olabilecek ortak yanlarımızı öne çıkarmayı dayatıyor. Bunun için bu düzenden zarar görmüş, farklı toplum kesimlerinin içinde örgütlenmiş olan siyasi partiler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri, meslek örgütleri, çiftçi birlikleri, çevreci hareketler, kadın kuruluşları, farklı inanç gruplarının temsilcileri ve de demokratik Kürt hareketinin de içinde yer alabileceği bir demokrasi cephesini mutlaka kurmalıyız. Egemen güçlerin, bundan sonra topluma karşı geliştirebilecekleri baskı ve dayatmalara karşı, birlikte karşı duruşu ortaya koyacak bir toplumsal iradeyi geliştirmek zorundayız.
“Yoksa AKP’siyle, CHP’siyle, MHP’siyle çeşitli güç odaklarının, demokrasi ve özgürlük düşmanı çevrelerin azgınlıkları önlenemez.”
MUZAFFER YALLI - Eğitimci
ÖNCEKİ HABER

İstanbul Üniversitesi’nde özelleştirme!

SONRAKİ HABER

Un çuvalı taşıyan Suriyeli elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa