BAŞYAZI

BAŞYAZI

  • Diyarbakır’da, belediye başkanları ve belediyenin, insan haklarının üst yöneticilerinin...


    Diyarbakır’da, belediye başkanları ve belediyenin, insan haklarının üst yöneticilerinin, Nazi kampları ya da 12 Eylül cuntasının sıkıyönetim mahkemelerinin önünde yaşanan görüntüleri andıracak biçimde Diyarbakır Adliyesi’ne getirilmeleri ve bu görüntünün AA tarafından basına özellikle servis edilmesinden sonra, skandal uygulamalar hız kesmiyor.
    Dün eski DTP milletvekilleri Ahmet Türk, Aysel Tuğluk, Selahattin Demirtaş ve Emine Ayna’nın haklarında açılan davalarla ilgili “nerede görülürlerse yakalanıp mahkemeye getirilmeleri” kararı doğrultusunda polisin harekete geçmesi, ülkeyi yönetenlerin Kürt siyasetçilere karşı sindirme ve tasfiye etme girişimlerinde ısrar edeceklerini göstermektedir. Bu da, siyasi alandaki skandallar zincirine her gün yeni halkalar eklemektedir.
    Aylardır halkı, “Kürt sorununun demokratik çözümü konusunda tarihsel adımlar attıkları” iddiasıyla oyalayanların, şimdi de “Biz ne yapalım? Mahkeme böyle takdir ediyor. Yargı bağımsızdır. Biz karışamayız” bahanesine sığınmaları kabul edilmezdir. Çünkü “yargı bağımsızlığı”nın bir maval olduğu, çoktan beri, Anayasa Mahkemesi’nden Yargıtay’a; yargının en tepesindeki mahkemelerin bile siyasi kararlar aldığını, bu ülkede bilmeyen yoktur. Kaldı ki, eğer hükümet ve Meclis çoğunluğunu elinde tutan AKP isteseydi, Türkiye bugün “dokunulmazlığı” olan milletvekillerini mahkemelere sürükleme ayıbını taşımayabilirdi.(*)
    Peki, şimdi ne olacaktır?
    Artık milletvekillikleri de düşmüş olan Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk, bırakalım mahkemeye götürülmelerini, tutuklanıp cezaevine konursa; bu, Kürtlere, Türkiye ve dünyanın demokratik kamuoyuna “açılımın hangi aşaması” olarak açıklanacaktır?
    Dokunulmazlığı devam eden Emine Ayna ve Selahattin Demirtaş, sadece siyasi görüşlerini açıkladıkları için mahkemeye çıkarılırken, onca ihale yolsuzluğu, cinayet, dolandırıcılık, sahtecilikle suçlanan milletvekillerinin göğüslerini gere gere “milletvekili dokunulmazlığı” zırhından yararlanması, Türkiye’nin demokrasi güçlerine, halkına, Kürtlere ve dünya kamuoyuna nasıl açıklanacaktır?
    Bu mahkemeler, bunca adi suçtan dosya sahibi vekiller dururken, sadece Kürtleri mi görmektedir?
    Eğer öyleyse nasıl “bağımsızlık”tır bu?
    Dün toplanan MGK’nın önceki şablondan tek farklı yanının “Irak’la ilişkiler” ve “üçlü görüşmeler”le ilgili olduğu da göz önüne alındığında, Türkiye’yi yöneten güçlerin “açılım politikası”nın, kendi Kürtlerini sindirerek onları direnme ve hak isteme hattından çıkarmak olduğu, artık iyice anlaşılmaktadır.
    Bu da 2010’un eşiğine gelmiş Türkiye’yi, pek çok sorunun yanı sıra bir Türk-Kürt çatışmasını da kapsayacak, her türden kışkırtmalara açık bir sürece sürüklemiş bulunmaktadır. Ve bu sürecin devletin öteki kurumları açısından da desteklendiği görülmektedir ki, bu da “açılımın” bir “hükümet projesi” olmasının yanı sıra bir “devlet projesi” olduğu gerçeğinin ifadesidir.
    Yani hükümet ayrı, mahkemeler ayrı, Meclis ayrı hareket etmemekte; tersine, birbiriyle uyum içinde çalışmaktadırlar.
    Öyle ki, başka pek çok konuda ayrı düşen yasama, yürütme, yargı, Kürt sorunu karşısında giderek daha çok birlikte davranmaktadır. Bu yüzden de hükümet ve AKP, DTP’nin kapatılmasında olduğu gibi Türk ve Tuğluk gibi halen vekillikleri süren Ayna ve Demirtaş hakkında yakalama ve mahkemeye götürülme kararı çıkarılması sorumluluğundan kendisini kurtaramaz.

    (*) Bu yazının yazıldığı saatlerde “nerede bulunurlarsa yakalanıp mahkemeye getirilmeleri” istenen milletvekilleri, BDP Genel Merkezi’ndeydi. Polis, BDP’yi basıp bu milletvekillerini mahkemeye götürerek yeni bir skandala mı imza atacak, yoksa başka bir uzlaşma yolu mu aranacak, bunu göreceğiz. Siz bu yazıyı okurken bu konuda bir sonuç alınmış olacak!
    İHSAN ÇARALAN
    www.evrensel.net