31 Aralık 2009 05:00

MERCEK

Yarın yeni bir yılın ilk günü. Çeşitli beklentilerle sevinç içinde, kutlama yorgunluğu ya da neşesiyle girdikleri bu yılın başında..

Paylaş

Yarın yeni bir yılın ilk günü. Çeşitli beklentilerle sevinç içinde, kutlama yorgunluğu ya da neşesiyle girdikleri bu yılın başında, her emekçinin, yaşamın çok çeşitli sorun ve sıkıntılarıyla boğuşarak kendisi, çocukları ve ailesinin daha iyi koşullarda yaşaması için çaba gösteren işçi-işsiz, kent ve kır yoksulu, ezilen ve baskı altındaki tüm insanların daha iyi koşullarda yaşamaları, bizim dileğimiz/isteğimizdir. Çabamız da bunun içindir.
Yeni yılın nasıl geçeceğini tüm yönleriyle ve mutlak olarak, daha ilk günlerinden öngörmek ve ‘kestirmek’, elbette ne mümkün ne de doğru olacaktır. Ancak, dünyanın 2009’da sahne olduğu iktisadi-sosyal ve politik-askeri gelişmeler, 2010’nun dünya işçi ve emekçileriyle dünyanın ezilen-mazlum halkları (ulusları) için zorlukların daha yoğun olarak yaşanacağını gösterir türdendir. Ekonomik krizin ve uluslararası ilişkilerde artan gerginliklerin daha ağır sonuçlara yol açacağını bugünkü sistemin (kapitalizm) temsilcileri ve ideologları da itiraf ve kabul ediyorlar. Nesnel olgulardan hareket eden iktisatçı ve politikacılar, işsizliğin, yoksullaşmanın, açlık koşullarında yaşayanların sayısının artacağını belirtiyor; dünya emekçilerini buna mahkum tutan emperyalistlerle iş birlikçilerinden, tekelci olanları başta olmak üzere kapitalistlerden önlem almalarını istiyorlar. Burjuva devletlerinin aldıkları önlemlerin tekelci şirketler, bankalar, milyarder kapitalistler yararına ve emekçileri daha fazla yoksunluğa ve sıkıntıya boğacak türden olduğunu ise geride bıraktığımız yıl ve dönem göstermiş oldu.
Türkiye hakim sınıfı ve hükümetinin, işçilere, emekçi kitlelerine, Kürtlere karşı “demokrasinin standartlarını yükseltme” ve “refah düzeyini artırma” propagandası eşliğinde, saldırı, baskı ve kapitalist sömürüyü daha da ağırlaştırmayı esas aldığını, yalnızca son bir yılda değil tüm hükümet dönemi boyunca yaşayarak gördük. 2009’da ise bu politika daha pervasızca yürütüldü. Ankara meydanlarında işçilere yapılan saldırı ile Kürtlerin talepleri üzerinden geliştirilen “açılım” vaazlarının, Kürt direniş güçlerini tasfiyeye ve demokratik özgürlükler için ve kapitalizme karşı mücadele eden sınıf ve güçlerin zapturapt altına alınması politikasının yalnızca bir örtüsü olduğu; genişleyen tutuklamalarla, parti kapatma ve politika yasaklarıyla, işçilere ve gençlere meydan dayağıyla kanıtlandı. Burjuvazinin en üst yönetim kademelerinde ve bürokratik baskı makinesinin en rafine ve temel kurumları üzerinden sürdürülen iktidar kavgalarının, baskıların yoğunlaştırılmasını ve politik-ekonomik ve sosyal taleplerle mücadeleye girişmiş ya da girişecek olanların başı üzerinde kılıç şakırtılarıyla hazır tehditler ürettiğini, üretme olasılığının güçlü olduğunu görmek gerekiyor.
Sınıf kavgalarının -ilkel komünal dönem hariç- insanlık tarihinin temel gerçeği olduğunu söyleyen sadece Marx ve Marksistler olmadılar. Bu kavganın, işçi sınıfının kendi iktidarını kurmasını ve bu iktidar aracıyla insanın insan tarafından sömürülmesi ve baskı altında tutulması olanağını tümüyle yok etmesini; bu sınıf kavgalarının tarihi akışının bir sonucu ve kaçınılmazlığı olarak ortaya koyanlar ise evet, öncelikle Marx ve Engels oldular. Hayat, sömürülüp ezilenlerin kendi iktidarlarını kurma kavgası verdiğini ve bir süreç içinde bunu başararak, öngördükleri sistemi tesis ettiklerini gösterdi. Kölelik, feodal despotizm, tarihin “arkaik sistemleri” hanesine yazıldılar. Şimdi sıra, kapitalizmin tarih sahnesinden silinmesi çağı-çağlarıdır. Bu er geç gerçekleşecektir. “Tarihselcilik” kara çalmasıyla mümkünsüzlüğünü sözüm ona ileri sürenlerinkisi, mezarlıklardan geçerken ıslık çalanların korkusudur. Hiçbir egemen sınıf, baskı altında tutup sömürerek yaşamını sürdürdüğü sınıf ve kesimlerin kendi düzenlerini kurmalarına, hatta mecbur bırakılmadıkça, onlara en basit insani halkları tanımayı isteyerek kabullenmemiştir. Mücadele etmiş, yenmiş ve yenilmiştir. İşçi sınıfı ve emekçilerin; Kürt ve Türk halk kitlelerinin -ve dünya halklarının- önümüzdeki yıl ve yıllarda daha iyi bir yaşama kavuşabilmeleri de, tümüyle kendilerinin çabalarına bağlı olacaktır. Her bir grev eyleminin, halk direnişinin, gençlik gösterisinin, kadın hakları mücadelesinin neredeyse her gün tanıtladığı; burjuvazi, hükümetleri ve devletlerinin burjuvazi için çalıştıkları; burjuva sınıfın çıkarları için başvurmadıkları araç bırakmadıklarıdır. Mücadele eden, birleşen ve direnen, “Benim durumum idare eder, başkaları düşünsün” bencilliğine sarılmayanların önünde de kendi hak ve özgürlükleri için daha fazla, evet gerçekten daha fazla birleşmek, direnmek, halk kitlelerinin daha büyük ‘yığınları’yla birleşmek gibi bir sorumluluk duruyor. 2010’da emekçiler açısından en fazla ihtiyaç duyulacak olan budur. Umutlar büyümeli, mücadele azmi güç kazanmalıdır. Dileğimiz budur!..
A. Cihan Soylu
ÖNCEKİ HABER

Nasıl girdiysek öyle devam edecek!

SONRAKİ HABER

Şevkin: Kıyı kesimleri rant ve talan ekonomisine kurban edilecek

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa