ÖRGÜTLÜ BASIN

ÖRGÜTLÜ BASIN

  • Yıllık iznini Tekel işçileriyle dayanışma günlerinde tüketen Umut Kuruç, 27 Aralık Pazartesi günkü görüşmemizde gazetecilerin yapacağı sembolik bir destek gösterisinin moral verici olacağını söyledi.


    Yıllık iznini Tekel işçileriyle dayanışma günlerinde tüketen Umut Kuruç, 27 Aralık Pazartesi günkü görüşmemizde gazetecilerin yapacağı sembolik bir destek gösterisinin moral verici olacağını söyledi.
    Kendi eylemlerini ve grevlerini bile sansürlemek zorunda kalan gazetecilere “önce işçiyim, sonra gazeteci” dedirtebilmenin zorluğunu bilerek, Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısının yapıldığı 29 Aralık Çarşamba günü, Evrensel gazetesi Ankara Temsilcisi ve TGS Disiplin Kurulu Üyesi Sultan Özer ile Anadolu Ajansı çalışma hayatı muhabiri ve TGS Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Göksel Yıldırım’a konuyu açtım.
    Öğle üzeri, babamı hastaneden almak için Türk-İş’ten ayrıldığımda, saat 14.30 itibariyle bir grup gazetecinin kamera ve fotoğraf makinelerini kapı önüne bırakarak destek eylemi yapacaklarını telefonla bana bildirdiler.
    ***
    Türk-İş’e yeniden döndüğümde saat 14.30’a yaklaşıyordu. Umut Harım’ı gördüm ilk önce… Suratı asıktı… Türk-İş Başkanlar Kurulu kararları açıklanmış… 8 Ocak Cuma günü ve izleyen cuma günleri iş bırakma eylemlerinin devam edeceği duyurulmuş…
    İşçiler, kararları protesto eden sloganlar atıyor: “Bizi satanı biz de satarız”, “Kumlu istifa...”
    İşçinin içini acıtan şu: Evlerine gönderilen resmi yazılarda, 8 Ocak’a kadar 4-c’ye geçmeyi kabul edip etmediklerini bildirmeleri isteniyor…
    “8 Ocak’ta biz ne yapacağız” diye soruyor Tekel işçisi…
    Türk-İş Genel Sekreteri ve Tek gıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, yatıştırmaya çalışıyor işçileri: “Biz eylemlerimizi sürdüreceğiz. 8 Ocak’a kadar hiçbir sorun çözülmezse, 9 Ocak’ta ölüm orucuna başlayacağız. Var mısınız?”
    İşçiler hep bir ağızdan haykırıyor: “Varız! Ölmek var, dönmek yok!”
    ***
    Böyle sıkıntılı bir dalgalanmanın ortasında biz gazeteciler, işçiliğimizi anımsayarak, onlara moral vermeye çalışıyoruz. Yararı oldu mu bilemiyorum ama oradaki gelişmeleri izleyen kameramanlar ve foto muhabirlerinden, desteklerini göstermeleri için kamera ve fotoğraf makinelerini yere bırakmalarını rica ettim. Arkadaşlarımız da bu çağrıya uydular.
    Bu eylemi örgütledikleri için görünmez kahramanlar Sultan Özer ve Göksel Yıldırım’a teşekkür ederim.
    ***
    Biz gazeteciler için mücadele alanı, kendimizden daha çok başkalarının haklarının korunması, talep ve şikayetlerinin kamuoyuna aktarılmasıdır.
    Hapis cezası alacağını bile bile fikrini açıkça söylemekten çekinmeyen, polisten cop yiyeceğini bile bile fotoğraf çekmek ve görüntü almak için tüm sınırları zorlayan, biber gazının korkunç etkisini bile bile korkusuzca olayın meydana geldiği yere yönelen binlerce gazetecide; örgütlenme, kendi sendikasının eylemlerine katılma, toplusözleşme görüşmeleri sırasında işverenin baskılarına karşı direnebilme, gerektiğinde greve çıkabilme cesareti yoktur.
    Ama görevi gereği fikir mücadelesi kutsaldır gazeteci için ve bu da büyük bir cesaret ister!
    Cesaret tespitinin yapılacağı alanlar farklı olduğu için Tekel işçisi ile gazeteciyi bu şekilde kıyaslamak da çok doğru olmaz zaten…
    Buna rağmen gazeteciler, aynı zor koşullarda eylemlerini izledikleri Tekel işçileriyle dayanışmalarını göstererek, “önce işçiyiz, sonra gazeteci” demeyi başardılar. Katkı veren herkesi bir kez daha selamlarım.
    ***
    Tekel işçilerinin başlattığı mücadelenin, sadece gazeteciler için değil tüm işçi sınıfı için umut ışığı olduğunu söylemek, belki onlara çok ağır bir misyon yüklemek sayılabilir.
    Ama sadece 4-c meselesinin çözümünün her şey olmadığını Tekel işçileri anlamalıdır.
    Tekel işçilerinin mücadelesine, kendi işyerlerinde ya da sokaklarda destek veren veya sessiz kalan diğer işçiler de meselenin sadece 4-c’den ibaret olmadığını kavramalıdır.
    Türkiye işçi sınıfı, farklı işyerlerinde farklı hak mücadeleleri yürütüyor. Hepsi birbirinden dağınık bu mücadele öbeklerinin ortak yönlerini belirleyip, eşgüdüm içerisinde yönetebilmek, emekçilerin üst örgütleri olan sendikalar ve konfederasyonların işlevini ortaya koyuyor.
    Türkiye işçi sınıfında, teorik bir çerçeveden hareket ederek, yukarıdan aşağıya eylemler örgütleme geleneği pek yoktur. Ama eylemlerden yola çıkarak, emeğin gerçekçi taleplerini teorik düzeye taşımayı geçmişte birçok kez başardılar. Yine başarabilirler mi?
    ***
    Devlete egemen olan siyasi irade, önceki siyasi iktidarlardan farklı olarak sistem içerisinde kalmayı tercih etmek yerine, onu kendi siyasi ideolojisi doğrultusunda değiştirmeyi de amaçlıyor. Bu doğrultuda sermayenin el değiştirmesi süreci tamamlanmak üzere… Kalanlar, kendilerine dokunulmadığı sürece sessizleştirildi… Bir kısım işyerleri kendi iç bünyesinde emeğin dolaşımını hızlandırarak, yeni ekonomik düzene uyum sağlama telaşında.
    İşyerlerinde mücadele verenler ise baskıyla ya da mecburiyetten veya bıkkınlıktan emekliliğe sevk edilerek ya da işten atılarak üretim sürecinin dışına itiliyor…
    Siyasi iktidarın, sorunları diyalogla çözmeyi deneyip de başaramayanları eylemlilik sürecine itmesinin ardında, bu insanları ya da geride kalanları kendisine biat ettirme anlayışı yatıyor.
    “Önce devlet, sonra bireyin” korunması dönemini sona erdirmek adına atılan tüm siyasal, yasal ve ekonomik adımlarda; “önce İslam, sonra kul” dönemine geçişin izleri gözden kaçırılıyor.
    Hak talep edene karşı “dinimizde yetim hakkı yemek yoktur” yaklaşımını ileri sürmek, “yaratılanı severim, yaratandan ötürü” anlayışını egemen kılmaya çalışmak, başka nasıl izah edilebilir ki?
    Dinin dokunulmazlığı, devletin dokunulmazlığı yerine geçerken, kişi hak ve özgürlükleri ile sosyal ve ekonomik haklar geri plana itilince o toplumsal düzenin adı ne olur?
    Önce din kuralları, sonra buna uyacak insan tiplemesinin yaratılması, egemenliği halktan alır, bireyi kullaştırır.
    ***
    Bu genel çerçevede, emeğin dağınık mücadelesi, şimdilik siyasi iktidarın işine geliyor. İktidarın son zamanlarda telaşlı olarak hızlandırdıkları bu sabırlı yaklaşımdan beklentisi, sonuçta, zamanın her şeyi çözeceği anlayışıdır!
    Bu beklentiyle toplumsal çatışmaları zorlayanlar, doğal olarak bunun sonuçlarının kendi lehlerine gelişeceğini tahmin ediyor olabilirler. Ama tarih, kimsenin öngöremeyeceği bambaşka yönlere doğru da evrilebilir.
    Bu bakımdan emeğin işi her zamankinden çok daha zor!
    Emek mücadelesinde Türk-İş, tarihi bir zemine sahip…
    Yeni yıla çok büyük bir düşünsel birikimle giriyoruz… Bakalım, zaman kime ne getirecek?
    ERCAN İPEKÇİ
    www.evrensel.net