02 Ocak 2010 05:00

Başbakan’ın istediği sistem ABD’de can alıyor

Türkiye’da SSK kurumunun dağıtılmasıyla başlayan eczanelerin yıpratılması süreci, Başbakan Erdoğan’ın “marketler ilaç satabilecek” açıklamasıyla yeni bir döneme girdi.

Paylaş

Türkiye’da SSK kurumunun dağıtılmasıyla başlayan eczanelerin yıpratılması süreci, Başbakan Erdoğan’ın “marketler ilaç satabilecek” açıklamasıyla yeni bir döneme girdi. AKP döneminde, ilaç sektöründe yaşanan değişimlerde oluşan zararı yıllarca karşılayan eczacılar, piyasa büyüdükçe çöküşe sürüklendi. Son olarak 18 Eylül 2009’da kararı alınan ve 4 Aralık’ta uygulamaya geçen bir ilaç kararnamesi ile düşen ilaç fiyatları nedeniyle binlerce lira zarara uğrayan eczacılar, kepenk kapatarak sokaklara dökülmüştü. Sosyal Güvenlik Kurumu’nun “sözleşmeyi feshettim” açıklamasıyla sarsılan sürecin ardından, Başbakan’ın açıklaması da sistemin tamamen değişeceği sinyali gibiydi.
Bu son değişimleri konuştuğumuz İstanbul Eczacı Odası Başkanı Ecz. Semih Güngör, ulusal ve uluslararası sermaye gruplarının Türkiye’de giderek büyüyen ilaç alanına göz diktiğini vurgulayarak, Başbakan’ın örnek gösterdiği ABD ile ilgili uyarılar yaptı. Güngör, ABD’de sistemin can aldığını belirtti.

Eczaneleri iflasa götüren ve sistemin tamamen değişeceği sinyallerinin veirildiği süreç nasıl başladı? Bugüne kadar hangi değişiklikler meydana geldi?
1994’te ilaç fiyatlarının serbest bırakılması, bu alanda belli bir dönüşümün ilk adımıydı. Yine de eczaneler açısından gerçek dönüşümün başlaması 2005 yılında, Sosyal Sigortalar Kurumu’nun kapatılması, SSK hastanelerinin devlet hastanelerine devredilmesi, SSK ilaç fabrikasının hizmetinin sona erdirilmesi ve SSK’lı hastaların tümünün eczaneler üzerinden hizmet almaya başlaması ile oldu.
İlk planda bu gelişmelerden yararlanan halk ve ardından eczacılar oldu. Daha fazla reçete gelmeye başladı; hasta sayıları arttı, eczaneler daha fazla yatırımlar yapmaya başladı... Bu durum AKP iktidarının oy kazanmasında da etkili oldu. Ne zaman ki verilen reçeteler geri gelmeye, kesintiler olmaya, ödemeler yapılmamaya başlandı, o zaman anlaşıldı bunun nasıl bir sistem olduğu. Eczacıların aylarca devletten ödeme alamadığı oldu. Birkaç yüz eczane kapandı o arada. Karşımızda “ben dilediğimi yaparım, sen uymak zorundasın” diyen yeni bir anlayış oluşmaya başladı. İmzaladığımız protokoller, imzası kurumadan değiştirildi. İstedikleri şekilde yeni protokoller hazırladılar. İlaç alım kuralları değişti. Bir gün verdiğimiz ilacın, ertesi gün ödenme kuralı değişmiş olduğunu görmeye başladık. Reçete kontrolleri aylar sonra yapıldığı için sorunlar çıktı. Yüz binlerce liralık kesintiler yaşadı eczacılar. Rereferans fiyat uygulamasına geçildi, ilaç fiyatları düştü. Eczane raflarındaki binlerce ilacın yarattığı kaybı kimse ödemedi. Kararnamelerde “İlaç sanayisi öder” denmesine rağmen yaptırım içermediği için çoğu sanayici bunu ya ödemedi ya da işine geldiği kadarını ödedi. Bu, eczaneleri adım adım çökertti.

Eczacıların bu süreçte yaşadığı sorunlar neler oldu?
2005 yılında devlet ilaç sanayicilerinden özel iskonto istedi. Türkiye’de o günden sonra cebinden parası ile alan için ayrı bir fiyat oluştu, sigortalı için ayrı bir fiyat oluştu. O iskontoları da biz sırtımızda taşımaya başladık. İlaç sanayisi imalatçı fiyatı üzerinden iskontoyu yaptı, taşıma zararını eczacı karşıladı. Meydana gelen fiyat farklarını hep eczacılar ödedi.
Yine 2005 yılında ilaç sanayisi kurumlar arası bu uzlaşmaya imza koymadı. Sağlık Bakanlığı imza koydu, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı imza koydu, TEB başkanı imza koydu ama sanayi bu işe hiçbir imza koymadığı için bu süreçte o dediği yüzde 4’lük, 11’lik indirimleri de bazen uygulamadı. Ama devlet peşinen bu indirimleri fiyatlardan düştüğü için, yine farkı eczacı ödemek zorunda kaldı. Esasında eczacının batma süreci 18 Eylül’le sınırlı değil. O zamana kadar eczacı zaten batma noktasına gelmişti ve böylece bu kesintiler, işlemeyen provizyon sisteminin hatalarından oluşan kayıtlar, bir gecede düşen fiyatlardan oluşan raf kayıpları, eczaneleri giderek yıprattı.
Eczacı zayıflarken ilaç pazarının durumu neydi?
Eczacı zayıflarken Türkiye’nin ilaç pazarı büyüdü. Tüketim arttı. Sağlıkta dönüşüm denilen şey, tüketimi körükleyen politikaları gündeme getirdi: Dilediğin hastaneye git, dilediğin ilacı yazdır politikası. Bu artık kamunun katlanamayacağı bir yük haline geldi ve kamu pes etti. O zaman “tasarruflar” gündeme getirildi. Halbuki ekonomik krizin çıktığı yıl bile ilaç sanayisi yüzde 20 büyüdü. Bu büyümenin faturasını eczacıya yüklediler. Eczacı o büyüyen pazarda sürekli zarar etmesine rağmen üzerine düşen her türlü sorumluluğu yerine getirdi, iskontolarını yaptı, zamanında ödeme alamadığı zaman kredi kullandı faizini ödedi. Yani çökme noktasındayken bile bu hizmet aksamasın, vatandaş mağdur olmasın diye elinden gelen her şeyi yaptı.

Pazar büyüdükçe sermayenin ilgisi de arttı...
Ulusal ve uluslararası sermaye grupları, bu alana girmek istediler. Son beş yıl içinde bunun için çok uğraştılar. Bu süreç içinde bunlara direnç gösterdik; sokaklara çıktık, “drugstore”lar gelecek dediler yürüdük; bir yandan mesleği yaşatma mücadelesi verirken, bir yandan da bu alana iştahla saldıranlara dur dedik.
Ancak nedense bu alanda yer almak isteyen iktidara yakın, onun yanında yer alan sermaye grupları oldu. Bugüne kadar bunları engelledik ama 18 Eylül süreci bizim için artık bir dönüm noktasıydı. 3 bin 500’e yakın kalemde fiyat düşüşü oldu, 700’ü aşkın kalemde iskontolar arttı ve ilaç sanayisi, bunların yarattığı hiçbir olumsuzluğu karşılamam, dedi.

18 Eylül’de kararı alınan ve 4 Aralık’ta uygulamaya geçen ilaç fiyatlarındaki düşüş kararı, eczacının kepenk kapatmasına neden oldu. Bu süreçte SGK’nın tavrını nasıl yorumlamak gerekiyor?
Birdenbire SGK “ben sözleşmeyi iptal ediyorum” dedi. Halbuki biz kimseyi mağdur etmemiştik, nöbetçi eczane sayımızı artırmıştık; halka daha önceden bilgilendirme yapmıştık. Bir başka nokta daha vardı. bu süreçte SGK hep kazanan durumundaydı; protokollerde, yaptığı anlaşmalarda en çok kazanan taraftı. Bize karşı en ağır yaptırımı uygulayan SGK, yani Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı oldu. Örgütlü yapımızı ortadan kaldırmak istediler. Eczacılara “seninle sözleşme yapacağım ama kurumla olan, seni temsil edenle olan bağlantını kopartacaksın; tıkır tıkır da işlerin yoluna girecek” dediler. Öyle mi olacak hakikaten?

Nasıl olacak?
Böyle bir kuruma nasıl güvenecek eczacı? Örgüt ortadan kalktığında, mücadeleyi veren ortadan kalktığında eczacı nasıl ayakta duracak? Bu adımın geleceğini biliyorduk ama ne zaman geleceğini tahmin edemiyorduk. Aklımızın köşesinde “eczane zincirleri” planının önümüze geleceği vardı. Çünkü zayıflayan ekonomik yapıyı eğer siz yasal değişikliklerle çökertemiyorsanız, kolay yol ekonomik olarak iyice güçsüz hale getir, kendiliğinden kapansınlar ve yeni yolları açman için önündeki engeller kalksın şeklindedir.
Burada ikinci adım geldi; sayın Başbakan “marketlerde de ilaç hizmeti verilecek” diyerek, yeni bir adım attı. Nasıl bir hükümet anlayışı ki, sayın Başbakan hazırlık yapıyoruz derken, o hazırlığı yapıyor olması gereken Sağlık Bakanlığı haberim yok diyor.

Sağlık Bakanlığı’nın ‘haberimiz yok’ demesi ve adres olarak Çalışma Bakanlığı’nı göstermesi ne anlama geliyor?
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Çalışma Bakanlığı’na sorun” derken bir başka noktanın altını çizmiş oldu: Artık Türkiye’de sağlık otoritesinin gücü dağıldı. Bizim beklentimiz ve talebimiz ise açık ve nettir. Bu ülkede sağlıkla ilgili tüm uygulamaları Sağlık Bakanlığı yürütmek zorunda. Bu hizmetin aksamaması ve sağlık sorunları yaşanmaması için kesinlikle olması gereken bir durumdur. Tüm denetimimizi yapan, kârlılığımızı belirleyen, ilacın fiyatını veren, her şeyi yapan Sağlık Bakanlığı ise kararnameleri çıkartan, kararları alanın da bu bakanlık olması gerekiyor. Ama şimdi bu sorumluluk bir başka yere adım adım aktarılıyor. SGK kendi içinde fiyat belirleyen, neredeyse eczacının kârlılığını bile tespit edecek konuma gelmeye başladı. Sağlık Bakanlığı’nın da kendi gücünü kullanamaz hale gelmesi rahatsızlık verici bir şeydir.
(İstanbul/EVRENSEL)

16 OCAK’TA KAOS OLABİLİR!
Eczacı örgütleri bu süreci nasıl durdurmayı hedefliyor?
Türk Eczacılar Birliği’nden talebimiz şu: Kamu kurumlarıyla görüşme süreci bir noktaya kadar devam etmeli. Çünkü ilaçsız kalmanın ciddi bir halk sağlığı sorununun başlangıcı olacağını biliyoruz. SGK 16 Ocak’ta eczacılarla sözleşmeyi feshedeceğini söylüyor. Bu, 16 Ocak’tan sonra sosyal güvencesi olan vatandaşların ilaç parasını cebinden karşılaması gibi bir şeye, bir kaosa yol açacaktır. Türkiye’de işsizlik yüzde 25’lere ulaşmış, çoğu insan artık sigorta primini ödeyemez duruma gelmiş. kronik hastalıklar had safhada; kalp hastalarının, diyabet hastalarının binlerce lirayı cebinden vererek ilaçlarını alması mümkün değildir. İşçiler zaten sokaklara çıkmış. Bu durumda kimse vatandaşa “İlacını sen şimdi cebinden öde, sonra kurumdan alırsın” diyemez. Çünkü alamaz insanlar, parayı verse bile geri almak için aylarca kuyrukta beklemesi gerekecek. Bunun için öyle veya böyle bir çözümü zorlamak durumundayız. Hem hükümet hem TEB, bu konuda gerilimi bir kenara bırakıp sağduyuyu hakim kılarak bir çözüm oluşturmalı. Ancak hükümet durduğu yerden geri adım atmazsa, eczacıların nasıl bir adım atacağının tartışılması gerekiyor. Çünkü 16 Ocak çok yakın bir tarih. Talebimiz ve beklentimiz, TEB’in Başkanlar Danışma Kurulu yapılarak gelinen noktanın değerlendirilmesi ve kamuoyu da yanımızdayken halkımızı da arkamıza alıp çözümün oluşması için eczacının gücünü ortaya koymamız gerekiyor. Önümüzdeki hafta bu konu görüşülecek ve Türkiye’deki 51 eczacı odasının izleyeceği yol da belirlenecek diye tahmin ediyorum.

MARKETTE İLAÇ SATILIRSA NE OLACAK?

Başbakan ABD’de markette ilaç satma sisteminin uygulandığını söyleyerek, bu ülkeyi örnek gösteriyor. Nasıl sonuçlar doğurur böyle bir sistem?
Sayın Başbakan ABD örneğinden yola çıktı. Aynen ben de bu örnekten yola çıkarak aktarayım: ABD’de bu sistem bugün artık can alır duruma gelmiştir. İnsanlar hayatlarını kaybediyorlar bu sistem yüzünden. Çünkü o ilaçlar hem reçeteli hem reçetesiz olarak eczane dışında satılıyor. Kullanım kolaylığı var, gidip marketten ilaçlarınızı alıyorsunuz. Ama hangi şartlarda kullanacağınız, nasıl kullanacağınız, hangi koşullarda saklayacağınız, dozunu nasıl ayarlayacağınız, ne kadar süre kullanacağınız, hangi hastalıklarda kullanacağınızı belirleyecek ne bir hekim ne de bir eczacı var. Bir eczacı sadece tüketimi arttırmak, o marketin genel politikasına uygun olarak bir tezgahtar gibi davranmak zorunda. Böyle olunca da ABD’de bu etkilere bağlı büyük sorunlar ortaya çıkmaktadır. Özellikle çocuklarda uyuşturucu içeren şuruplar gibi ilaçlarda fazla doz kullanımında gizli ölümler oluştu. ABD’nin ilaç kurumu FTA’nın açıklamaları var bu konuda. Sürekli kullanım kılavuzlarını değiştirerek mümkün olduğunca bu tür ilaçlarda belli bir denetimi sağlamak, mümkün olduğunca eczane dışına çıkmalarını önlemek için yaptırımlar getirmeye başladı ama bu da yetmedi; yan etkiler, sorunlar devam etti. Artık halk sağlığı açısından ABD’de bu uygulama ciddi bir sorun. Son devlet başkanı da yeni bir sağlık sisteminden söz etmeye başladı.
Yine İngiltere’de de aynı sistem var. Orada da sinir sistemi ile ilgili ilaçlar elden alınabiliyor ve bunlara istediği gibi ulaşan hastalar, bir yılda tüketimi yüzde 138 artırıyorlar!
Böyle bir tüketim anlayışı var. Bu sistem tasarruf dedikleri şeyi de ortadan kaldırarak sağlık giderlerinin artmasına neden oluyor. Dünyada terk edilmeye başlanmış bir sistemi Türkiye’ye getirmenin bir mantığı asla yok. Sağlık alanında rekabete yer yoktur, bu alan kesinlikte denetime açık olmalıdır. Denetim olmadığında, hele ki Türkiye gibi bir ülkede halkın böyle bir sistemi kaldırabilmesi mümkün değil. ABD’ye göre çok daha fazla sorunlar yaşanacaktır, yaşıyoruz da zaten.
Bir basit zayıflama ilacı Tarım Bakanlığı eliyle Türkiye’ye sokuldu. İçinde çok önemli bir etken maddesi vardı, yanlış kullanımda ölümcül olabilen. İnsanlar aldılar ve ölümlere neden oldu bu ilaç. Bunun örneklerinin katbekat artacağı bir ülkede güvenli bir ilaç alımından söz edebilir miyiz? Bunları bugünden öngörmek mümkün.
Peki Başbakan ve AKP hükümeti, yol açacağı sorunlar ortada olan böyle bir sistemi neden Türkiye’ye getirmek istiyor?
Türkiye’de biz, siyasete yakın birçok kurum ve kuruluşun, sermaye grubunun bu alana girmek istediğini örnekleriyle yaşadık. Sermayenin talebidir bu sistem. Şimdi bunun altyapısı oluşturuluyor. Eğer Türkiye’de Sağlık Bakanlığı gerçekten net olarak “İlacın eczane dışında satışına izin vermeyeceğim” deseydi, bu ülkenin başbakanı çıkıp bu açıklamada bulunmazdı. Çünkü bu süreçte demek ki bu ülkenin hedefi, bu politikanın hayata geçirilmesini sağlamak. Öyle olunca, beklenti içinde olan sermaye grupları da önümüzdeki günlerde eczane alanında hizmet vermeye başlayacaklardır. Çünkü bu konuyla ilgili olumlu bir adım atılmazsa zaten binlerce eczane kapanacak. Eczacıların bu ekonomik sistemde ayakta durması mümkün değildir. Eğer eczacılık mesleğine yönelik olumlu bir adım atılmazsa binlerce eczane kapanacak. Onun yerini marketler ve zincir eczaneler alacak..
Eczacıların önerisi nedir?
Yapılması gereken, Türkiye’nin ekonomisini altüst edecek bir değişiklik de değil aslında. Taşıma zararlarını ortadan kaldıracak ilaç sanayisi ile ilgili belli birtakım düzenlemeler yapılması; kamunun sanayinin yaptığı iskontoların üzerimizden alınması... Bunlar böyle, hükümeti ekonomik olarak çok zorlayacak çözümler de değil. Bunları yaptığınızda bugün Türkiye’de her yere ulaşan bir eczane yapısı var. O market grupları Hakkari’nin uçsuz bucaksız köylerine gidip hizmet verebilecek mi? Edirne’nin kışın kapanan kasaba yollarında hangi market hizmet verecek? Her yerde bir eczane var bu ülkede. Ama bu değişirse halk dilediği yerde dilediği eczaneye ulaşamayacak.
Türkiye’de bir kültür var. Halk eczanesi dediğimiz bir sistem var. İnsanların birbirleriyle sohbet ettiği, eczacıya danıştıkları, her türlü dertlerini açtıkları; yeri geldiğinde eczacının evdeki her şeyi çok yakından takip ettiği bir kültür var. Bunu ortadan kaldırmak, insanları bazen kilometrelerce giderek market aramaya zorlayacak bir sistem getirmek istiyorlar. Halbuki alıştığımız bugünkü yapıyı ortadan kaldırmak o kadar mümkün değil.
Bu yüzden vatandaşlarımız, bizim beklentilerimizin üzerinde bir tepki gösteriyorlar bu duruma.
Elif Görgü
ÖNCEKİ HABER

KUŞATILAN ÇEVREMİZ

SONRAKİ HABER

Çerkes Soykırımının 155. yılında yaşamını yitirenler anıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa