05 Ocak 2010 05:00

EKONOMİ VE POLİTİKA

AKP’nin iktidara gelmesi, laikleri kızdırdı gibi geliyor bana. Bence, bu konuda laikler oldukça haklı.

Paylaş

AKP’nin iktidara gelmesi, laikleri kızdırdı gibi geliyor bana. Bence, bu konuda laikler oldukça haklı. Zira, onlar samimi dindarlara (dincilerden farklı) karışmadığı halde, dinciler (samimi dindarlardan farklı) laiklere ve ateistlere karışma hakkını kendilerinde görmektedir. Aslında bu durum içten gelen bir dürtü olmayıp, sermayedar ve emperyalistler tarafından kendilerine verilmiş olan sistemi meşrulaştırma ve koruma görevidir. Samimi dindarlarla kapitalizmi desteklemek amacıyla kutsal duyguları sömürenlerin ayrışmasında, AKP tarihsel bir testten geçmektedir. Bugün, bu bağlamda kapitalizmi meşrulaştıran “faizsiz bankacılık” sahteciliğini kısaca tartışacağım.
Faizsiz bankacılık tartışmasına girerken, “mülkiyet hakkı” ve “emek sömürüsü” kavramlarını kısaca gözden geçirmemiz gerekmektedir. Değer yaratan emek, yarattığından daha az bölümünü alırken, yarattığının önemli bir bölümünü sermayedara bırakmaktadır. Şu hale göre emek sömürüsü, üretim aşamasında oluşmaktadır. Emek sömürüsü üzerinden kişisel malvarlığına geçirilen değerler üzerinde tasarruf etme hakkı da, böylece, sermayedara geçmektedir. Başka bir deyişle, emeğin yarattığı değerlerin önemli bir bölümünün gelecek dönemlerde ne şekilde ve nerelerde kullanılacağı konusunda asıl yaratıcı emeğin hiçbir söz hakkı bulunmamaktadır. Bu durumda emek üzerindeki sömürü salt “hak ediş” kavramı açısından değil, aynı zamanda “kullanıma tahsis” açısından da geçerli olmaktadır.
Emek sömürüsü üzerinden oluşturulan değerler, sermaye kesimlerinin lüks israfına gidebileceği gibi yüzlerce, binlerce emekçiyi işsiz bırakarak yurtdışında yatırıma da gidebilir. “Sermaye sahibi nin iradesine terk edilmiş olan ve ücret dışında kalan “artık değer” ile bu değeri yaratan emekçi arasındaki tüm ilişkiler kopmuştur.
Bir defa, kişisel malvarlığına geçirilmiş olan haksız değerlerin banka faizine koyulmuş olması ile perdelenmiş şekilde “kâr ortaklığı”na koyulması arasında hiçbir fark yoktur. Zira, genellikle kâr ortaklığı getirisi ile banka faizleri arasında anlamlı bir fark bulunmamaktadır. Bir dönemde iki faiz arasındaki fark sapmış olsa da, sonraki dönemlerde bu farkın kapanmaması durumunda, sadece bir perdeleme ve “hülle” aracı olan faizsiz bankacılık ayakta duramaz.
Saniyen diyelim ki, el koyulmuş olan değerler gerçekten işletme sermayesi olarak kullanılmaktadır. Bu durumda da, haksız bir işlem sonucunda elde edilmiş olan değerlerin, aynı sürecin yinelenmesi ve haksız değerlerin elde edilmesi amacına tahsis edilmesi, yeni bir haksızlık kaynağı oluşturulması anlamına gelir. İşte “ılımlı İslam” tam da böyle bir şeydir; emperyalistlerin istediği de budur!
Kapitalist sistem içinde başka türlü bir işleyiş söz konusu olabilir mi? Hayır olamaz! Üretim sürecinde oluşturulan ücret dışı değerler, birikim olarak toplumsal mülkiyet altına alınmadıkça, bu değerler üzerindeki tasarruf hakkı topluma verilmedikçe, banka faizi ile kâra iştirak arasında hakkaniyet açısından hiçbir fark yoktur.
Görülüyor ki, bu tartışmanın çekirdeğini, kapitalist yasalar çerçevesinde emekçinin yarattığı değerlerin bir bölümüne “el koyma hakkı”na sahip olan “sermayedar” dokusu oluşturmaktadır. Sermayedar olgusunu meşrulaştırmaya yönelik olarak geliştirilen girişimcilik ve yenilikçilik anlayışı da sömürüyü meşrulaştırmaz. Üstelik, asıl değer yaratan emekçileri girişimcilik alanından uzak tutan böyle bir sistem, akıllara durgunluk verecek şekilde, “demokrasi” olarak adlandırılmaktadır.
AKP, hatta onun ilk modeli olan parti de bu konuda rengini belli etmiştir; bu siyasiler, sermaye sahipliği (yani sömürücü) ve emperyalizm yanında yer almıştır. Bu durumu iki alanda test edebiliriz. Bunlardan birincisini, partinin sisteme bakışı ve sermaye yanlı ve emekçi karşıtı önlemleri devreye sokma tavırları oluşturur. Sisteme tümü ile müdahale edemeyebilirdi, ancak bu denli sermaye yanlı olmak zorunda da olunmamalıydı. AKP’ye yöneltilecek ikinci ve en önemli sav ise özelleştirmelerdeki net tavırdır. AKP, insan haklarına saygılı ve “ılımlı İslam” görüşünü reddeden bir tavır içinde olsa idi, kârları toplumsal kararla toplumsal kullanıma tahsis edilebilen KİT’leri özelleştirerek, söz konusu değerler üzerindeki tasarruf hakkını sermayedarlara ve/veya emperyalistlere bırakmazdı!
İZZETTİN ÖNDER
ÖNCEKİ HABER

Bir ayda üçüncü linç girişimi

SONRAKİ HABER

Harmandalı Geri Gönderme Merkezinde hukuk ayaklar altında

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa