08 Ocak 2010 00:00

Metin mücadeleye ışık tutmaya devam ediyor

8 Ocak 1996 tarihinde gencecik ve gerçeğin peşinden koşarak, gerçek anlamda gazeteciliğin daha başında bir gazeteci, kendi ölüm haberini bile kendisi yapmıştı.

Paylaş

8 Ocak 1996 tarihinde gencecik ve gerçeğin peşinden koşarak, gerçek anlamda gazeteciliğin daha başında bir gazeteci, kendi ölüm haberini bile kendisi yapmıştı. O gün bir kez daha bu katil zihniyetlerin sadece farklı bedenlerde olduğunu, 1909 yılında Hasan Fehmi’yi susturmaya çalışan, 1948 yılında Sabahattin Ali’yi, 1980 yılında Abdi İpekçi’yi, 1992-1993 yıllarında toplam 23 gazeteci katliamında işbaşında olan zihniyetin ta kendisi olduğunu fark etmiştir. Yalnızca eller değişmiş, anlayış ve sistem çürümüşlüğünü kapatmak için kirli ve karanlık bir şekilde aydınlanma önündeki devamlılığını kararlılıkla sürdürmüştür. İşte bunları bilen ve karşı mücadelesini de sürdüren Metin Göktepe, katillerinin yüzüne gülerek kendi haberini, onları teşhir ederek de son haberini yapmıştır.
Cinayet işlendiğinde yetkililer, ki sorumlular aynı zamanda gözaltını bile kabul etmediler önce. Sonra ‘Gözaltına alınmıştı ama serbest bırakılmıştı’ ve sonrasında ‘Duvardan düşmüştü’... Yok yok, aslında ‘Sandalyeden düşmüştü’... İşte bu kadar pervasız ve bu kadar aymaz bir süreçte Adli Tıp Raporu söylenenleri çürüttü. Raporla Metin’in defalarca dövülerek cani hislerle katledildiği anlaşıldı. Yine tanıklar çıktı o vahşetin içinden kurtulmuş ama bu vahşeti hiç unutmayan cesur insanlar anlattı olanları. Sonrasında kabullenmek zorunda kaldılar, ancak Metin de ‘gazeteci bile değildi’. Bu çok açıkça 1000 operasyon sorumlularının zihniyetini ortaya koyan bir itiraftı aslında. Metin’in acısını mücadeleye dönüştürme zamanının geldiğinin kilit cümlesi. Bu şu demekti: Faili meçhuller meşrudur ve devlet kolaylıkla insan öldürür. Bu cinayet bu şekilde sahiplenilmiş olmakla kalınmıyor, aynı zamanda dönemin Emniyet Genel Müdürü tarafından meşru kılınıyordu.
Bir gazeteci niye öldürülmek istenir ki? Eğer saklayacak, kamuoyunun görmesinde sakıncalı işler yapıyorsanız, yani asıl suçluysanız öldürürsünüz, susturacağınızı zannederek. Bazen bu öyle ters teper ki, bir süre suç işlemeye ara verirsiniz, göz yumarsınız sizce suç sayılan gerçeklerin paylaşılmasına. Sonra bir yolunu bulup yeni cinayetlerin işlenmesine, ya direk ya da dolaylı olarak katkı sunar ve faillerinin bulunmaması için pervasız bir çaba harcarsınız. Tıpkı görevi başında yaka paça gözaltına alıp, gözeterek öldürdüğünüz Metin Göktepe gibi. Bu katliam, ilk günden itibaren basın tarihinde; devletin gerçeklere karşı tutumunu gösterdiği kadar; gazetecilerin meslektaşlarına sahip çıkmasının ve halkın haber alma hakkını savunmasının önemli bir örneği olarak kayda geçti. Bu mücadelede; öncelikle annesi, hepimizin annesi Fadime Göktepe, ileri yaşına rağmen acısını mücadeleye dönüştürmeyi bildi. Öyle ki; tüm bu cinayetin karşında olan ve davayı savunan, mücadele veren gençlere, gazetecilere “Hepiniz birer Metin’siniz” diyerek onları bağrına bastı. İşte bu söylem davayı sahiplenenleri daha da motive etti. Çünkü Metin olmak kolay değildi. Bu davayı sahiplenip sonuçlanıncaya kadar mücadele demekti. Metin olmanın gerekleri, ilkeleri vardı. Kararlı olmaktı Metin olmak. Aynı zamanda büyük sorumluluktu ki bu sorumluluğu yerine getirdi hepsi Metin olan o kararlı kitle.
Yine bu cinayetin aydınlanması için bu davanın başka sahipleri de vardı elbette; Metin’in gazetesi başta olmak üzere, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve o dönemki Başkanı Nail Güreli vardı. Metin’in partisi vardı aynı kararlılıkla mücadele veren. İşçiler, öğrenciler, kadınlardan oluşan büyük bir halk desteği vardı bu davanın arkasında. Genç gazeteciler, cinayetin tanıkları, hukukçular, sendikalar ve daha sayamadığım kişi ve kurumlar vardı bu davayı sahiplenen. Kısacası halk sahip çıkmıştı. Tıpkı Metin’in gözaltına alındığında söylediği gibi, “Mutlaka ben izlemeliyim bu haberi”, “Mutlaka izlemeliyim bu davayı” söylemine dönüştü. Yine bu dava sürecinde “Biz sahip çıkarsak katillerin hepsi yargılanacak” sloganının ne kadar doğru olduğunu gördük hep beraber. Çünkü yaklaşık 3 yıl boyunca ve her ay yapılan duruşmaya katılım, hiç ivmesi düşmeden devam etti. Katillerin ve sorumlularının yargılanması talebi sürekli yüksek sesle haykırıldı. İşte bu kararlı takip büyük boyalı basının ve televizyonların ilk haberi yaptırabilmiştir ‘Göktepe davasını.’ Elbette tüm sorumlular yargılanmadı. Ama o günün koşullarında; neler başarıldığına bir göz atacak olursak önemli bir yol alındığını görürüz aslında. Çünkü bu güne kadar ve sonrasında “Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” zihniyeti sahip çıkmıştı sistemin katillerine. Bizim katillerimiz de aylarca korunmuşlardı ama bir anda ne olduğunu anlamamışlardı. Kendi ifadelerince “Görevlerini yapmışlardı”, neden burada (yargılanmakta) olduklarını bir türlü hazmedememişlerdi. Tüm ve asıl sorumluları yargılatamamış olmamıza rağmen bu dava “Biz sahip çıkarsak kazanırız” demenin bir başka adı aslında.
Metin; nerde bir hak ihlali varsa orda olmayı bilmiş, gün olmuş yüreği Cumartesi Anneleriyle ezilmiş. Gün olmuş gecekondusu yıkılan yoksul halkla çarpışmış. Gün olmuş ezilen işçilere ses olmuş, kamu çalışanının haklı mücadelesini yazmış… İşte bu yüzden bu dava gerektiğince ve gerçek sahiplerince sahiplenilmiş ve katilleri tüm koruma çabalarına rağmen yargılatılabilmiştir.
Sonuç olarak bu dava; mazlumun zalimle olan hesaplaşması, bu dava ezilenin sömürenle mücadelesi ve bu dava karanlıkla aydınlığın savaşı olduğu için önemlidir…
Sevgili Metin; seni kaybedeli 14 yıl oldu. Acımız dün kadar sıcak ve kavurucu, özlemin ve hasretin katmerlendikçe artmaya devam ediyor. Sen bize ışık olmaya devam ediyorsun ve iyi ki benim kardeşimsin. Canım yiğit kardeşim; seni sevgiyle ve özlemle anıyoruz...
MERYEM GÖKTEPE TÜRKMEN Tüm Bel Sen 5 No’lu Şube Örgütlenme Sekreteri
ÖNCEKİ HABER

Hey Tekstil işçilerinin yanındayız

SONRAKİ HABER

Kürt partilerinden birlikte hareket etme deklarasyonu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa