11 Ocak 2010 05:00

Halkına düşman bir demokrasi

Sanıyorum Kasım 2009 tarihli yazısındaydı,

Paylaş

Sanıyorum Kasım 2009 tarihli yazısındaydı, Emre Kongar burjuva Türk aydınının demokrasi anlayışını kendi anlayışıyla örtüştürerek yorumlamıştı. Egemen kesimin genelinin demokrasi anlayışına bakıldığında tam da bu tablo çıkar karşımıza.
Toplumun tümünün mutluluğu bu kesimin asla umurunda değil. Umurunda olacağı da yok.. Demokrasi şu anda onlara sunduğu mutluluğu sunmaya devam etsin yeter. Ya da demokrasinin nimetlerinden yararlanma biçimsel olarak böyle olursa, onlara göre bu demokrasi oluyor. Kişiye özgü demokrasi talebinin, çıkarlarını emperyalistlerin çıkarlarıyla birleştirenlere nimetlerini sunmasının özü bu zaten. Gerisi, yani toplumun özellikle de ezilen kesiminin demokrasinin nimetlerinden yararlanmasının önemi olmadığı gibi, olanağı da yok. Çünkü bu koşullarda, yani böyle bir üretim ve paylaşım ortamında ezilenlerin demokrasinin nimetlerinden yararlanması demek, egemenlerin olanaklarının kısıtlanması demektir. Olanakları artırmadan, toplumsal refahı artırmak mümkün değildir. Üretimin gerici, paylaşımın çıkarcı oluşuna bir de emperyalist sömürü eklenince, toplumsal refahı sağlamanın elbette olanakları ortadan kalkıyor.
Demokrasi talebi Emre Kongar’ın anlatımına denk düşen kesimin istekleriyle sınırlı olamaz. Toplumun çoğunluğunu temsil eden emekçilerin de demokrasi talebi vardır ve bu talep ne yazık ki diğeriyle çelişmektedir. Çünkü iki kesimin istekleri birbiriyle çelişmektedir. Birinin isteği ötekinin sırtından gerçekleştiği için, emekçilerin demokrasi taleplerinin baskılanması gerekmektedir. Burada şunu açayım. Emekçilerin demokrasi talebi egemenlerin sırtından bir şey koparma anlamına gelmez. Onların el koydukları haklarına sahip çıkabilmenin önünün açılması anlamına gelir. Bu nasıl bir demokrasidir ki karşıt kesimin demokrasi talebi diğeriyle barışık olmuyor ve bu isteği eyleme dönüştürmek terörün kefesine konuyor. Sosyal bilimlerin ortaya koyduğu gerçek, kimi yalanlıyor acaba? Demokrasinin yüzü emekten, bilimden, ezilenlerden, haktan ve hukuktan yanadır. Yoksa demokrasi demokrasilikten çıkar ve anlamı kalmaz.
Emre Kongar’ın demokrasi anlayışından, kendi ve temsil ettiği kesimin payına düşen isteklerinden bazılarının içini açmak istiyorum. “Ben özgürce işyeri açabilmeliyim. Özgürce gezip tozma hakkım olmalı. Konut edinme hakkım olmalı. Sağlıklı yaşama hakkım olmalı. Serbestçe yazma, konuşma hakkım olmalı. Seçme, seçilme hakkım olmalı vs. vs.” Genel olarak istekler bu doğrultuda. Emperyalist tekellerle ortaklık payı yüksek olan fabrikaların dışında kalanlar teker teker kapanmak zorunda kalıp, meydanı onlara bırakırken, serbestçe işyeri açmak artık hayaldir. Sanıyorum beş sene kadar önceydi. Hürriyet’teki bir haberde, Samsun’da sigara fabrikası kuran iki vatandaşın fabrikasının kapısına, Tahkim Yasalarına göre günde iki milyar sigara üretme zorunluluğu olduğu ve o fabrika da bu kapasitede olmadığı için, kilit vurulmuştu.
Toplumun yüzde sekseninin yerinden kıpırdayacak hali yokken, bir lokma ekmeğe muhtaç duruma getirilmişken, bireysel bir gezme tozma özgürlüğünden söz etmek insani değildir. Aynı şey konut, sağlık vs. için de geçerlidir. Serbestçe yazıp çizmeye gelince, içini fazla açmanın gereği yok ama onlar için bu haklar zaten var.
Seçme seçilme hakkı konusunda, halk bu hakkını gerçekten kullanabiliyor mu? Biliyoruz ki onların seçilme hakkı yok. Seçme hakkına gelince, halk seçmiyor, birileri halka kendini seçtiriyor. Burada suçlu halktır denilemez. Çünkü yine onu bu yanlışı yapma durumuna getiren büyük bir gücün cahilleştirme operasyonlarından geçirilmektedir. Seçme özgürlüğünün özü budur.
Bireysel bir istek olarak sıralanan eğitim alma, meslek sahibi olma, sağlıklı bir ortamda yaşama gibi istekleri fazla uzatmanın gereği yok. Toplumun genelinin yaşam düzeyine bakılınca bu talepleri toplumun geneli için değil de, kendi için sıralayan bu anlayış, zaten bu olanaklara sahip olarak yaşıyor. Her gün binlerce emekçi işten çıkarılırken, asgari ücretin de altında çalışmak zorunluluk haline gelmişken, sendikaya üye olmak işverenin sopası altındayken, hangi demokrasi acaba kimin için ihtiyaç halindedir?
Sık sık birlik beraberliğe vurgu dilden düşmezken, maddi yaşamda toplumun yüzde sekseni açken, manevi yaşamda birlik beraberlikten söz etmek, yalan ve bölücülük anlamına gelmiyor mu? Böyle bir beraberlik gerçek anlamda bir birlik beraberlik olur mu?
Şimdiye kadar ki bütün iktidarlar ve o iktidarların liderleri sözde birlik beraberlik, sözde demokrasi mücadelesi verdiler. Halk da bu demokrasi anlayışının kavram kargaşasında onu, anlaşılmaz bir ucube olarak gördü ve görmeye devam ediyor. Demokrasinin yüzü emekten ve sömürülenden, bilimden yanadır demiştim.
Demokrasinin üç ana gövdesi vardır. Diğerleri bu gövdelerden çıkan dallardır. Bu gövdeler toplumun tümü tarafından kullanılamadıkça, demokrasinin gerçek varlığından söz edilemez. Bence örgütlenme hakkı bu gövdeler içinde ana haktır. Seçme seçilme, düşünce özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü demokrasinin bel kemikleridir. Biliyoruz ki bu hakların tümü çoğunluğun kullanımına kapalıdır. Anayasa işçilere sendika hakkını tanıyor. Ama işçiler işyerlerinde sendikacıyı görünce kaçacak delik arıyorlar. İşverene işçileri böyle yıldırma hakkını kim veriyor? Demek ki bu hakkı yasal olarak tanımak yetmiyor. Yasal olarak güvence altına almak ve işlerliğini sağlamak gerekiyor. Sendikalı olmanın gereğini yerine getirmeye çalışan nice işçinin ve sendikacının başına gelenleri toplum olarak biliyoruz. Bu hakkı kısıtladığı için hiçbir işverenin cezalandırıldığı duyulmuş mudur? İşveren işçinin istediği sendikaya üye olma hakkını içine sindirmeli ve müdahale edememelidir. Yoksa yasal olarak bedelini ödemek zorunda kalmalıdır. Bu hak böyle verilir. Demokrasi mücadelesi kahramanı kesilen şimdiye kadar ki iktidar sahiplerinden hangisi böyle bir mücadeleyle anılabilir?
Devlet kendisi tanıdığı sendika hakkına karşı gelemediği için, devlet sektöründeki işçiler örgütlendiler ve şimdiye kadar nimetlerinden özel sektördekine karşı daha rahat yararlandılar. Demek ki özelleştirmelerin bir ayağı da bu hakları bu biçimde ortadan kaldırmayı hedeflemektedir.
Bu anlatılanların ışığı altında ortaya çıkan gerçek şudur ki, bir avuç azınlığın özgürlüğü ve onlara bu özgürlüğü sağlayan demokrasi anlayış ve uygulaması onların emperyalizmle işbirliğinden geçiyor. Bu uygulama ise büyük çoğunluğun açlığı, işsizliği demektir. Evet, büyük çoğunluğun tüm toplumla birlikte mutluluğu tam bağımsız Türkiye’den geçiyor. Halkın çıkarlarına denk düşen siyasi uygulamalardan geçiyor. Yukarıda değindiğim bu iki zıt demokrasi anlayışı aynı kaba sığabilir mi? Bunun çözümünü de Emre Kongar bulur sanıyorum.
Batı demokrasilerine hayranlık artık emperyalizme hayranlıktır. Oradaki demokrasinin işlerliği, yani emekçilerin greve gitme hakları, siyasi örgütlenme hakları, kendi sanayi devrimini gerçekleştirmesine izin vermedikleri ülkelerin sırtından elde ettikleri artı değerlerden kendi emekçilerine verdikleri paylarla ilgilidir. Çünkü emekçilerin isteklerini karşılayacak güçleri, buralardan elde ettikleri ganimetle mümkün olmaktadır. Bugünkü iktidarın olanakları, batıdaki kadar yeterli olsa, hükümet TEKEL ve diğer işçilerle bu denli sürtüşmeye girip, halkın gözünde küçük düşmeyi göze alır mıydı? Batıdaki demokrasinin özü bu sömürüyle ilgili olduğu kadar, içinde de diktatörlüğü barındırmaktadır. Şu anda o diktatörlük tüm emperyalist ülkelerin özünde vardır. O kendi burjuvazisinin yaşam biçimini korumak için, o özü, yani faşizmi ininde saklamaktadır. Karşısındaki tehlikenin risk oranına göre bu gücü kullanmaktadır da. Emekçiler, burjuvazinin çıkarlarını on birim bir güçle tehdit ediyorsa, o on beş birim bir güçle bunu bastırır. Eğer tarihsel olarak emekçilerin gücü burjuvazinin gücünü yüz birim bir güçle tehdit etmeye başlarsa, o da faşist diktatörlüğünün tamamını onlara karşı kullanacaktır. Nihayet o küçük gücünü yer yer kullanmadığını kimse söyleyemez. Yeri gelince büyük gücünü de kullanacaktır.
Hikmet Çetinkaya Cumhuriyet gazetesindeki bir yazısında, İlhan Selçuk’la sohbetinden bir kesit aktarıyor. “Diktatörler gelip geçtiğinde geriye kalan kan gölleri kuruyunca, toplum demokrasiye kavuşabiliyor. Siz bunları yazarsanız darbeci ya da faşist oluyorsunuz.” O diktatörlerin kan göllerinin kuruması, o diktatörlük sayesinde, dünya pazarlarından pay alması ve kendi emekçilerine de bu paydan bir kırıntı vermesiyle ilgilidir. O demokrasi de bu payın güvence altına alınarak devam etmesiyle ilgilidir. Bunu görmeden o demokrasiyi görmek, “Müstevlilerin çıkarlarıyla çıkarlarını birleştirenleri” görmemek ya da onlarla ortaklaşmak anlamına gelir.
ASIM GÖNEN Şair-Yazar
ÖNCEKİ HABER

Çöplerimiz özelleştirildi

SONRAKİ HABER

Halime Encu: Veli kalmıştı elimde, onu da aldılar

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa