14 Ocak 2010 00:00

ÖZGÜRLÜKLER

Türkiye’nin demokrasi sorunu var. Bu sorun en başta anayasal ve yasal çerçeveden kaynaklanıyor.

Paylaş

Türkiye’nin demokrasi sorunu var. Bu sorun en başta anayasal ve yasal çerçeveden kaynaklanıyor. Bu çerçevenin, genel hatlarıyla sivil-asker ilişkisini nasıl yapılandırdığına bir bakalım.
Demokrasiler halk iradesinin üstünlüğüne dayalıdır. Demokrasi, halkın ekonomik, sosyal, siyasal, hukuksal ve kültürel sistemini özgürce belirlediği ve yaşamının tüm yönlerine tam katıldığı rejimin adıdır. Halk, iradesini değişik biçimlerde ortaya koyar. Serbest, genel, eşit, gizli oy, açık sayım esasına dayalı, belirli sürelerle yapılan seçimler ve ülkeyi yönetecek olanların bu seçimlerle belirlenmesi esası, işin temellerinden başta gelenidir. Halk iradesi bu yolla tecelli eder. Demokrasi, bu iradeyi yok sayacak veya ortaklık öngörecek modelleri ve monarklığı reddeder. Gelin görün ki, Türkiye sistemi bir tür monarklık öngörüyordu. Milli Güvenlik Kurulu adlı bir yapı ile asker sürekli iktidarda kalabiliyor ve oluşturulan milli güvenlik konsepti ile hayatın her alanına müdahale edebiliyordu. Banka kredilerinden futbol sahası yapımına kadar milli güvenlik algısı genişletiliyor ve hayatın bütün alanları askerin ilgi alanına dahil ediliyordu. Milli Güvenlik Kurulu genel sekreteri, adeta bir gölge başbakan gibiydi. Hatta güvenlik esas olarak onun tekelinde göründüğü için de başbakanın da üzerinde etkili olarak algılanabiliyordu. Asker bankacılıkla, sigortacılıkla, süpermarketçilikle ve inşaat işleriyle de ilgileniyordu. Bu durum, dünya medyasının da dikkatini çekiyor ve “dünyanın en zengin ordusu” nitelemesinde bulunuluyordu. Ayrı bir yargı sistemine tabi idi. Ayrı bir idare hukuku ve yargısı vardı. Savunma ihtiyaçlarına şeklen siviller karar veriyordu. Ama Milli Savunma bakanı pek çok açıdan yetkisiz kılınmıştı. Hükümet oluşunca halkın iradesini temsil eden Milli Savunma bakanı, en üst askeri bürokrata ziyarete gidiyordu. Adeta “Ben bakan oldum” demeye… Bu, demokratik standartlar açısından Türkiye sisteminin garabetiydi.
Sistem, otoriter ve yer yer totaliter özellikler taşımaktaydı.
AB sürecinde bazı olumlu adımlar atılmadı değil. Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği’nin icrai yetkilerinin kaldırılması; sivillerin askeri mahkemelerde yargılanmasına son verilmesi, askeri şahısların sivillere yönelik eylemler nedeniyle ve bazı suçlar nedeniyle sivil yargıda yargılanmalarının mümkün hale getirilmesi gibi… Ama hâlâ askerin Türkiye rejimindeki konumu demokratik standartlara uygun değil. Bütçesi Sayıştay denetimine tabi değil. Ayrı idari ve askeri yargısı var. Asker Milli Savunma bakanına bağlı değil. Hatta başbakana bile bağlı değil, Başbakan’a sorumlu. Hâlâ siyasi demeçler verebiliyorlar. Milli Güvenlik Kurulu hâlâ anayasal bir organ. Hâlâ bu kurulda halkın oylarıyla seçilenlerle eşit oy hakkına sahipler. Daha 3-5 yıl öncesine kadar sivillerle sayıları eşitti. Yani kurulun sivil üyeleri değişiyor ama asker değişmiyordu. Bir tür monarklık geçerliydi. Halk ülke yönetiminin adeta yüzde 50’si için oy kullanıyordu. Şimdi sistemin başka bir boyutuna bakalım. Jandarma aracılığı ile toprağın yüzde 70’inde hüküm sürüyor askeriye. Jandarmanın İçişleri Bakanlığı’na bağlı oluşu sadece bir fiksiyon. Ve Emaysa Protokolü, 1997’den beri yürürlükte… Her il ve her ilçede toplantılar yapılıyor. Protokol hükmünü sürdürüyor.
Medyadaki hakim dil de rejimin ikili ya da yarı askeri karakterine uygun. “Askeri kanat şöyle dedi, hükümet kanadı şöyle dedi” diye veriyor haberleri. Bu ikili iktidar kültürünü besliyor ve yeniden üretiyor.
Kozmik odaya yargıç nasıl mı girer? Demokratik bir ülkede girer. Şimdi ilk kez girilmesi bir aşamadır ama ne büyük zaaflarla ve eksikliklerle giriliyor. Böyle adalet olabilir mi? “O dosya gizlidir, şu delile bakamazsın, o kapı kilitlidir, o tür tutanak tutamazsın” ve benzeri şerhlerle yürüyor iş. Hem de bir ülkede başbakan yardımcına suikast iddiası ya da darbeler, cinayetler şüphelerinin olduğu bir durumda alınabiliyor bu tür tutumlar. Tutumlar demokrasi ve hukukun üstünlüğünden ne anlaşıldığına göre şekilleniyor.
Demokrasiler halk iradesinin üstünlüğüne dayalıdır. Askeri bürokrasinin değil. Başka bir anlatımla, halkın oylarıyla seçilenler üstün iradeye sahiptir. Bu irade ortak kabul etmez. Asker de, bu üstün otoriteye tabidir. İktidar ortağı değildir. Demokrasilerde millet iktidarı-devlet iktidarı ayrımı da yoktur. Bu tür ayrımlar otoriter sistem taraftarlarının uydurmasıdır. Devlet bürokrasisinin bütün kademelerindeki kamu hizmeti görevlileri, halk iradesine tabidir. Generaller de… Millet iktidarının dışında bir iktidar türü demokrasilerde kabul edilemez. Bütün iktidar halkındır.
HÜSNÜ ÖNDÜL
ÖNCEKİ HABER

Polis yine patrondan yana

SONRAKİ HABER

Malatya'da “103 Korkmaz Barış Elçilerimizi Anıyoruz” şiarıyla bir araya gelindi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa