14 Ocak 2010 05:00

TEKEL direnişi ve sınıfsal yaklaşım

Gerek Kanada’nın Otawa Üniversitesi’nden Şhowsdovski, gerek Nobel ödüllü Stiglitz, yoksulluk ve küreselleşmeyle ilgili tespitlerinde...

Paylaş

Gerek Kanada’nın Otawa Üniversitesi’nden Şhowsdovski, gerek Nobel ödüllü Stiglitz, yoksulluk ve küreselleşmeyle ilgili tespitlerinde, IMF ve Dünya Bankası’nın ekonomik politikaları esas alınarak, geliş(mekte)memiş olan ülkelerde özelleştirme adı altında kamu işletmelerinin özel sermaye kurumlarına peşkeş çekilmesinin sömürü klasiğinden ibaret olduğunu açıkça ifade etseler de, ülkemizde bu politikalar özellikle son yıllarda yüksek oranda gerçekleştirilerek yıkıcı sonuçlarıyla emekçileri ve bu işletmelere tarımsal girdi sağlayan üretici köylüyü derinden sarsarak yoksullaştırmış, özellikle Doğu ve Güneydoğu bölgesinde sonuçlar son derece yıkıcı olmuş, 150 bin tütün üreticisi aile ile 7 bini aşkın TEKEL işçisi üretimin dışına itilmiştir.
Neoliberal politikaların Türkiye gündemine girdiği günden 2003 yılına kadar yaklaşık 7 milyar dolarlık özelleştirme yapılırken, özellikle AKP iktidarının işbaşına geldiği 2003 yılından günümüze kadar bu rakam 70 milyar doların üzerine çıkmış, bu kaynaklar borç ve bütçe açıklarının yamanmasında kullanılmıştır. Bu rakamlar, mevcut siyasal iktidarın, kamu mülkiyetinde olan işletmeleri özel mülkiyete dönüştürmede ne kadar gözü kara ve pervasız olduğunu da net bir biçimde ortaya koymuştur.
Ancak Türkiye’de gerçekleştirilen bu ekonomik politikaların sonuçları itibariyle, kamu yararı sağlama yerine yepyeni bir sermaye sınıfı yaratılarak, siyasal iktidarın çok yönlü tahkim edilmesi sağlanmıştır.
Siyasal iktidar bu gücünü emekçilere karşı son derece kötü kullanarak, bir yandan ekonominin bütün yükünü çalışanlara vergi, zam, işsizlik, 4-c gibi ucube uygulamalara tabi tutarak yüklerken; bir yandan da mevcut örgütlülük ve sendikal yapıyı dağıtarak, kendi Solidarnocs’unu, yani dayanışma sendikasını (Hak-İş) devletin bütün yerel ve merkezi olanaklarını yedekleyerek örgütlü emekçilere saldırtarak, sendikal yapıda kendi lehine eksen kayması yaratma çabası içerisine girmiştir.
Dolaysıyla bugün birkaç haftayı geride bırakan Tek Gıda-İş Sendikası öncülüğünde TEKEL emekçilerinin ortaya koyduğu tarihi direnişi okurken, bu ön bilgiyi özet olarak hatırlatmayı gerekli gördüğümü ifade etmek istiyorum.
Buradan bakılarak bu direniş değerlendirilirken, herkesin ve özellikle emek örgütlerinin dikkat etmesi gereken şu temel noktalar esas alınmalıdır:
1- Bu direnişin, salt çalışanların geçici özlük haklarının kurtarılmasını sağlayan bir direniş olarak algılanmaması gerekir.
2- Yoksullaştırılan emekçilerin, bir soygun yöntemi olarak uygulanan ekonomik politikaların ve özeleştirmelerin nedeni olmadıkları gibi, yıkıcı sonuçlarının kurbanı olmaya da tahammülleri kalmamıştır.
3- TEKEL işçilerinin direnişi, iktidarın Uslu (!) sendikacısının iftira ettiği gibi hukuk dışı derin yapılanmaları selamlayarak sokağı ısıtan bir direniş değil; tam aksine, tamamen meşru; demokratik hak arayışını, emeği, demokrasiyi, barışı ve kardeşliği eylem pratiği içerisinde günlerdir Ankara’nın göbeğinde sergileyen, son 30 yıllık emek hareketinin en onurlu direnişlerinden biridir.
4- TEKEL direnişçileri ve Tek Gıda-İş Sendikası, kendilerini destekleyen tüm konfederasyon, sendika emek örgütlerini; siyasi parti, kurum, kuruluş ve kişileri tanımakta, dayanışma ve ziyaretlerini selamlamakta, ancak kendilerine destek ve dayanışma için gelenlerin profilini belirleme nezaketsizliği gösterme niyetinde de değildir.
5- Hükümetin bu demokratik mücadeleye karşı bakış ve yaklaşımı kesinlikle sosyal ve ekonomik olmanın ötesinde, ideolojik ve sınıfsaldır.
Dolaysıyla emekçilerin, yoksulların, sivil toplum kuruluşlarının; sendika, konfederasyon ve ötekileştirilenlerin bakış perspektifi bu doğrultuda olmalıdır.
Bu mücadele ile ilgili saflaşmaya baktığımızda, tablo net bir biçimde ortaya çıkmaktadır.
Hükümet ile dayanışma sendikaları Hak-İş ve Memur-Sen’in konumlanma biçimi ve AKP ile birlikte ittifak geliştirmiş elit siyaset yapan ve durdukları yerden AKP’yi demokrasinin tek devinim gücü olarak güren sol, liberal kurum kişi ve gruplar, Tek Gıda-İş Sendikası öncülüğündeki TEKEL direnişini Ergenekon’la ilişkilendirerek, militer ve otokratizmin değirmenine su taşımakla suçlayacak kadar kirli ve kara bir kampanyanın içerisine düşmektedirler. Oysa bu mücadele süresince Kürtler adına legal siyaset yapan milletvekilleri ve siyasi temsilcileri, defalarca dayanışma amacıyla eylem alanını ziyaret ederek, tüm eylemcilerin alkışlarını alırken, demokrasi ve açılım havarisi kesilen AKP iktidarında Kürtler adına siyaset yapan parti kapatılmış, en ılımlı ve barışçıl politikacılar siyaset dışına itilmiş, halkın oylarıyla seçilmiş belediye başkanları ve siyasi temsilcilerinin elleri kelepçelenerek yüzlercesi tutuklanmış, emeğe ve emekçiye cumhuriyet tarihinin en acımazsız ve kuralsız saldırıları gerçekleştirilmiştir.
Bu nedenle açılım ve demokrasi adına bu direnişi karalamaya çalışanlara söyleyeceğim şu: Önyargınızı on beş dakikalığına bir yerlere asarak eylem alanına gelin, bu eylemde bir aya yakın zamandır tüm olumsuz hava koşularına; gaz, basınçlı su ve copa rağmen umutla, inatla ve kardeşçesine bir arada direnen binlerce TEKEL emekçisinden 4 bininin, yıllardır acı çekilen Kürt coğrafyasından geldiğini göreceksiniz ve bunlar Türk, Laz, Çerkez, Arap, Romen kardeşleriyle ülkenin dört tarafı ırkçı faşist linç alanına çevrilmesine inat, “Yaşasın halkların kardeşliği” sloganı altında, ekmek, barış ve özgürlüğü haykırmaktadırlar. Bunlar mı derin hukuk dışı yapılanma heveslilerinin değirmenine su taşıyanlar?.. Güldürmeyin... Dinime küfür eden bari Müslüman olsa!..
SERVET AKBUDAK Tek Gıda-İş Sendikası eski Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölge Bşkanı
ÖNCEKİ HABER

Çadırımın üstüne zabıta damladı(!)

SONRAKİ HABER

Çerkes Soykırımının 155. yılında yaşamını yitirenler anıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa