20 Aralık 2009 05:00

Okudukça okuyasın gelir

Son on yılın en çok satan on romanı listesinin ilk beşinde dört tane Dan Brown romanının olduğu açıklandı.

Paylaş
Son on yılın en çok satan on romanı listesinin ilk beşinde dört tane Dan Brown romanının olduğu açıklandı. Yedinci sırada ise, aslında ilk sıralarda olması gerekir diye tahmin edilen Harry Potter serisi yer alıyor. Sıralama okurun, tercihlerinde ne kadar tutarlı olduğunu gösteriyor. Listeden anlaşıldığına göre demek ki on yıl boyunca dünyalı, iki soruyu çözmekle uğraşmış: bu berbat dünyaya paralel, ona alternatif ya da içinde, gizeminin çözülmesini bekleyen bir dünya var mı, varsa eğer nerededir? Ve etten kemikten yapılmış ademoğlu, insanı sinek gibi ezen basınçla baş edebilmek için gerekli aşkın bir güce nasıl ve hangi vasıtayla ulaşır?Hem Dan Brown hem de J.K Rowling’in yapıtlarını kapışan okurlar işte, esas olarak yanıt aradıkları bu iki soruya bir karşılık bulabilecekleri vaadine kapılarak bu kitapları listenin üst sıralarına taşıdılar. J.K Rowling malum, gelmiş geçmiş bütün masal kahramanlarını topladığı yapıtında, bir Orta Çağ dekorunda, günümüzün çelişkilerinden muzdarip özel bir toplum/topluluk kuruyor ve insanüstü güçlerle donatılmış ama yine de çok insani güdülerle hareket eden çatışma tarafları yaratıyor. Kurduğu mistik evrenin içinde, isteyenin, kısa süre de olsa gerçek hayatın sıkıntılarından kopma ve onunla baş etme ihtiyacını karşılıyor az çok.Rowling’inki eninde sonunda bir masal; eserin kapağını kapattığınız anda gerçek dışılıktan bu aleme intikal etmeniz kolay. Dan Brown’ın yapıtı ise okuru sahiden başka bir gerçekliğin var olduğuna ikna ediyor; Da Vinci Şifresi öyle okunup bir kenara bırakılabilecek bir kitap değildi. Hıristiyan tarihinde, üstü kapatılmış gizemli bir “esas” gerçekliğin var olduğuna, bu gerçeklik Kilise tarafından gizlenmeseydi dünyanın gidişatının başka türlü olabileceğine inandırmıştı okurları. Ondan önce yazdığı Melekler ve Şeytanlar’da ise, Brown, Kilise’yi Galile ile tartıştırdı ve Galile’nin engizisyona kurban gitmesinden beri din ile bilimin bölünmüş, uzlaşmaz varlığının dünyanın anlaşılmasını zorlaştırdığını iddia etti. Tam da, şeyler ve olgular arasında neden sonuç ilişkileri kurarak düşünme alışkanlığının kaybolmaya başladığı, materyalist tarih anlayışının unutulmaya yüz tuttuğu, bu yüzden de insana, yaşadıklarının son derece anlaşılmaz, kaotik göründüğü bir zamanda bir şeyleri açıklar gibi görünen her tez işe yaradığından, bu tez de ilgi gördü.Dünya şimdi Dan Brown’ın son romanı Kayıp Sembol’ü okuyor. Beklendiği gibi yine şaşırtıyor yazar okurunu. Bilimin çoktan boşladığı insanoğlunun mesnetsiz ve izahsız kalan eylemini gelişigüzellikten kurtarabilmek için dinin referans değerini bilimle eşitlemenin yetmediğini Brown da görmüş olmalı ki bu kitabında bilime düşen misyonu açıklıyor. Katolik Kilisesinin de üstüne atladığı “Din ve bilim dünyayı birlikte açıklasın” temennisi ne de olsa “ol” deyince olacak cinsten değil. Zaten ne öyle aman aman bir dine dönüş yaşanıyor ne de bilim eski tahtında tartışmasız kalabiliyor. Bilimin önemli saiklerinden kuşku, bilinemezciliği körükleyen postmodern yaklaşımların da itelemesiyle bizzat bilimin kendisine yöneldi bir bakıma. Bilim yuvaları üniversitelerin şirketlerin ARGE kuruluşlarına dönüşmesi, ve hatta kendilerinin bir ticari kurum haline gelmesiydi aslında bir sebep de. Dan Brown tam da bu noktada devreye giriyor yine ve bilim insanlarının zaten bulunmuş olan şeyleri bulmakla meşgul olduğunu söyleyerek şaşırtıcı bir viraj alıyor. Nereye doğru? Pek de bir şeylerin bilinmediği, insanlığın çocukluk dönemine. Antik çağlardaki, “Şeylerin gerçek doğasının üstündeki örtüyü kaldırmak için” Doğuda ve Batıda yeşermiş bilimi yeniden hatırlamayı öneriyor Brown’ın bir kahramanı. Maddenin üç boyutlu olduğunu söyleyen modern bilimin tersine hepsi birlikte tek bir kuvvet yaratan on boyuttan filan söz ediyor. Ve sonra modern bilim ile eski mistisizm arasındaki kayıp bağı kurması görevini de modern bilime veriyor, modern bilimin hatırlamamıza yardım edebileceğine inanıyor. Ve kitap on yıldır okurun yanıtını aradığı ikinci soruya da insana tanrısal bir güç vehmederek yanıt veriyor: Kendi evrenimizin efendisiyiz.Ne kadar güzel! Ne modern bilimin materyalizm ile ne de dinin maneviyatla açıklayamadığı varsayılan koca bir soruya, artık güven kaybettikleri belli ikisinden de kaçarak sığınılabilecek üçüncü bir bilgi evreni varsa ve bunu yine de modern bilim inşa edecekse bunun en çok, deneyciliğin iliklerine işlediği laik, anglosakson dünyasının pragmatizmini tatmin edeceği kesin. Sonra da dünyayı. Ne de olsa okur aldığı pozitivist eğitimden dolayı bilimin süzgecinden geçmemiş, deneyimleyemeyeceği paralel bir dünyanın olmadığına ikna olmaya daha meyyal. Açıklayamadığı kaosun gizemini açacağı anahtarın buralarda bir yerde olduğuna, Platoncu bir izahla, zaten biliniyor olduğuna ve evet, düğümü çözmeye muktedir olduğuna inanmak istiyor. Dan Brown o kadar gizemin içinden bu duyguyu soyutluyor işte; dünya ile öte dünyanın, tarihini yeniden hatırlamış insan marifetiyle kılınmış kardeşliğinin; bunun mantıksal sonucu olarak da kaosla yaşayabilmenin mümkün olduğunu.Açıklayabilme yetisine ve yapabilme gücüne sahip olmak şu dönemde insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey. Okurun kitaplarda harıl harıl aradığı şey bu. Bu belli de, on yıl boyunca yöneldiği kitaplardan aldığı yanıt yine de “İşçisin sen işçi kal tadında.” Öyle oldukça da Dan Brown’a, Rowling’e ihtiyaç bitmiyor gerçekten de. Sertlik derecesi düşük su gibi, kitapları okudukça okuyasın içtikçe içesin geliyor. Ve zihni tatmin edecek bir yanıt çıkmıyor. Bu da günümüzün paradoksu işte.
Nuray Sencar
ÖNCEKİ HABER

Güzellik mi, çirkinlik mi?

SONRAKİ HABER

CHP'li Mehmet Bekaroğlu: Demirtaş’ı serbest bırakın, çözüm süreci tekrar başlasın

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa