Artık asalak keneleri kovmalıydı

Artık asalak keneleri kovmalıydı

Fayaklar, perişan Odisseus’u birkaç gün inanılmaz bir konukseverlikle ağırladılar. Sonra da armağanlarla tıkabasa doldurdukları bir barış gemisiyle...

Fayaklar, perişan Odisseus’u birkaç gün inanılmaz bir konukseverlikle ağırladılar. Sonra da armağanlarla tıkabasa doldurdukları bir barış gemisiyle, yirmi yıldan fazla ayrı kaldığı ülkesine ulaştırdılar. Gemide uyuyakalan Odisseus’u armağanlarıyla birlikte en büyük limana özenle bıraktı tayfalar. Odisseus, o uzun uykusundan uyandığında ülkesini tanıyamadı. Onu hiç yalnız bırakmayan tanrıça Atena da, ilkin bir çoban, sonra da bir genç kız kılığına bürünüp ona yardımcı olmaya başladı... Buranın kendi ülkesi olduğunu kanıtlamak için karşıdaki bulutlara dolanmış yeşil Neritos dağı’nı gösterdi... Odisseus, dağı tanır tanımaz çığlıklar ataraktan diz çöktü hemen... Üst üste öpmeye başladı toprağı... İlençler yağdırdığı savaş denen o afetin unutturamadığı barış ve kardeşlik kokusunu, derin derin ciğerlerine çekti... Daha sonra tanrıça Atena, yorgun ama mutlu Odisseus’u yerden kaldırıp az ötelerindeki mağarayı gösterdi. “Bu mağarayı çok iyi tanırsın Odisseus. Hani savaş öncesi orada yaşayan emekçi güzel perikızları Nümfaların yanına gelir, onlarla uzun uzun yarenlik ederdin... Onlara savaştan nefret ettiğini, çünkü onun insanı insanlıktan çıkardığını söylerdin. Ülken için, halkın mutluluğu için savaş yerine yapacaklarından söz ederdin onlara...” Odisseus hemen anımsadı... Orada sıra sıra kovanlar vardı kütükler üstünde... Ağaçlar yeşillenip çiçeklenince, bal arıları peteklerini kurmaya gelirlerdi oraya... Perikızları da gün boyu örgü örerler, kumaş dokurlardı... Bazı ozan ve sanatçı tanrılar bile; örneğin Apollon, Atena, bağcılığın ve şarabın tanrısı Diyonisos buraya gelir, Olimpos’taki tanrıların ürkünç tutkularından uzak, birsüre dinlenirlerdi. Perikızları da kendileriyle görüşmeye gelen çok sevdikleri emekçi kardeşlerine, kendilerinde olan olağanüstü becerilerini aktarırlardı... Bütün bunları yeniden anımsayınca Odisseus, savaşın iğrençliğini; halkının, güzel karısının ve oğlunun çektikleri acıları düşünmeye çalıştı, iliklerine dek ürperdi. Bütün bunları düşünürken; “Bak Odisseus” dedi birden tanrıça Atena; “deniz korsanlarının eline geçmemesi için Fayakların armağan ettiği şu sandıkları, Nümfaların mağarasına saklayalım... Ondan sonra da senin yapman gerken şeyler üzerinde konuşalım...”Odisseus’la Atena, sandıkları birer ikişer kollarına alıp özenle mağaranın içine yerleştirdiler... Sonra da zaten Atena’nın kendisinin dünyamıza armağan ettiği zeytin ağacının altına oturdular. “Şimdi sana söyleyeceklerimi sakin sakin dinle” diye söze başladı tanrıça Atena; “sen Troya’ya savaşa gittikten sonra güzel karın Penelopeya’ya da göz dikti buranın egemenleri... Senin için ‘Artık öldü buraya dönemez’ diyorlardı... Ne var ki karın da, oğlun da senden umudu kesmediler hiç. Çünkü ben çeşitli kılıklara bürünüp onlara yaşadığın iletisini ulaştırıyordum sık sık... Ama bu sömürgen efendiler, yalnızca karını istemekle yetinmediler... Konağına yerleşip senin birikimlerini de ha bire yiyip içmeye başladılar. Bu da yetmedi; o çileli halkının ürettiklerine de el koydular... Durmadan ağır vergiler saldılar onlara! Bir yandan da karın güzel Penelopeya’yı ha bire kendilerinden biriyle evlenmesi için sıkıştırıyorlardı. O da tezgahında hep kumaş dokuyordu gündüzleri. ‘Bu kumaşı ben kayınbabama kefen olarak dokuyorum, onu bitirince hemen içinizden biriyle evleneceğim!’ diyordu... Ne var ki yıllarca bu dokumayı bitiremedi karın! O yüzden senin konağındaki küp küp şaraplarını içip azgınlaşan o soylu talipler, gece gündüz karını sıkıştırıyorlardı... Ama karın Penelopeya da hiç korkmadan, bütün gün dokuduğu kumaşı, geceleri gizlice çözüyordu!.. Ertesi gün yeniden başlıyordu dokuma işine! Bu arada ben, yeniyetme oğlun Telemahos’un bu sömürgenlere karşı isyan duygularını tetiklemeye çalışıyordum. Ve senin ölmediğini kulaklarıyla duysun diye Troya’dan dönen kral Menelaos’un yanına gönderdim bir gemiyle...” Atena’yı başından beri ürpererekten dinleyen Odisseus, artık kendini tutamadı: “Amanın başıma gelenlere bakın!” diye gürledi birden; “demek ben bu halimle saraya dönseydim, karımın talipleri beni daha avluda öldüreceklerdi!.. Ah, tanrıçam, sana olan borcumu nasıl ödesem ki?.. Ama oğlum Telemahos’u nasıl olup da tek başına öyle denizötelerine gönderdin?..” Burada tanrıça Atena gülümsedi; yeniden bütün sıcaklığıyla tuttu Odisseus’un ellerini... “Merak etme” dedi; “o yalnız gitmedi. Yanında çok bilinçli ve her türlü sömürüye isyan kesilmiş ve halka öncülük edecek çok sağlam yoldaşları vardı... Üstelik ben de kılık değiştirip onları yalnız bırakmadım...”Odisseus, aniden kaldırıp güneşe doğru fırlatacakmış gibi yanında duran koca bir kayayı elleriyle sökmeye çalıştı topraktan... Dişlerini gıcırtdata gıcırtada yeniden doğruldu... “Hemen gidip karımı, oğlumu bulayım... Ülkemi soyan o kenelerin de haddini bildireyim!” diye gürledi.Tanrıça Atena, uzun uzun gülümsedi ona bakaraktan...
Yaşar Atan
www.evrensel.net