10 Ocak 2010 00:00

ADNAN ÖZYALÇINER:Eskiden İstanbul herkesindi

Adnan abiyle Taksim Gezi Parkı’na vardığımızda, parkı polis levhalı korkuluklarla ikiye bölüyordu bir takım görevliler.

Paylaş
Adnan abiyle Taksim Gezi Parkı’na vardığımızda, parkı polis levhalı korkuluklarla ikiye bölüyordu bir takım görevliler. Tarkan konseri mi ne varmış… Bizden başka kimse telaşlanmadı koskoca parkın ikiye bölünmesinden. Belki de, “İstanbul’da nasıl oldu da zenginlerle yoksulların yaşam alanları ayrıştırıldı, nasıl oldu da koca kent yoksullara dar edildi, aydınların yaşamı halktan nasıl uzaklaştı” minvalli bir muhabbet çevireceğimizin duyumunu almış da temsili gösteri yapıyorlardı. Fotoğraf çekimini bitirip çay bahçesine yöneldiğimizde bahsi geçen korkuluklar yine karşımıza çıkmıştı ki, Adnan abi sportif bir hamleyle eylemini koydu, korkuluğu aştı. Şaşkın ben de “aman abi dikkat” diyerek arkasından… Evrensel Basım Yayın’ın tekrar bastığı Panayır, “50 kuşağı’nın ilk kitapları 50 yaşında” adlı altı kitaplık serinin bir parçası. Yani Adnan Özyalçıner’in ilk öykü kitabı. Heyamola Yayınları’dan çıkan 40 kitaplık “İstanbulum” serisinde Özyalçıner doğup büyüdüğü Karagümrük’ü yazmış, bu da kendisinin şimdilik son kitabı. Velhasıl bu iki kitap koltuğumun altında, üç çeyreklik Adnan abinin dizinin dibine oturup İstanbul’u sordum, o da tatlı tatlı anlattı…Karagümrüklü Yıllar kitabında şöyle diyorsun; “Benim Karagümrüğüm, Haliç sırtlarının Karagümrüğüdür daha çok… Ayvansaray’daki Nur Kalem, Cıvata fabrikası ile Askeri Dikimevi’nin sabahın ilk ışıklarını bölen düdük seslerinin işçilerin adım seslerine karıştığı bir semtti”… Bu herhalde hem senin hem de Karagümrük’ün hikayesi…Haliç’in sırtlarındaki işçi mahallelerinde doğdum ben. Babam önce Haliç’te sözünü ettiğim Civata Fabrikası’nda işçiydi, 2. Dünya Savaşı sırasında fabrika kapanınca babam sıfırdan dokumacılık öğrendi. Demirciydi, iyi bir dokumacı ustası oldu. Onun öyküsünü de yazdım ben Dokumacının Ölümü diye. Okuma yazması olmayan bir adam olmasına rağmen tam bir işçi bilinci içindeydi. Karagümrük halkı da öyleydi. Düzeni eleştiren, geleceğe dair düşleri olan insanlardı. Çok enteresan; bir gün babam anneme dedi ki “Ben bu patronları işçi borusuna şikayet edeceğim”. Çocuklukta aklımda kalmış ama “işçi borusu” ne bir türlü öğrenemedim. Yıllar sonra Kemal Sülker’e sorduğumda; sendika mendika olmayan 40’lı yıllarda tek parti olan CHP’nin, sendika yerine işçi büroları kurduğunu anlattı gülerek. Partiye bağlı bu bürolar, babamın boru dediği bürolarmış. Bizim saatlerimiz yoktu, fabrika düdükleriyle uyanırdık, düdüklerle hareket ederdik. Çok hoştu, çocukluktan mı nedir, çok melodik gelirdi o sesler. Karagümrük’ü böyle anlatıyorsun, peki senin İstanbul’un neresidir Adnan abi?Benim İstanbul’um surlardan başlayıp Sirkeci, Eminönü’ne giden bir çevre. Bütün öykülerim oralarda oluştu. Bunun dışında adalar ve belki Kadıköy’ün bir bölümü… Ama bu İstanbul’da hep İstanbul’un öteki yüzünü anlatmaya çalıştım. İşçi ve halkın hayalleri vardı o İstanbul’da. Onlar birçok şeyi düşlüyor, düşünüyor, eleştiriyor ama ifade edemiyordu; ben onların ifade edemediklerini öykülerle ifade etmeye çalıştım. Ama o dünya senin yaşamının dışında, senin tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir dünya değildi…Hayır, içinden çıktığım, yaşadığım dünyaydı. HER ŞEY ŞENLİKLE YENİRDİŞimdi İstanbul deyince daha çok sur dışından bahsetmiş oluyoruz galiba…O kadar değiştiriyor, yıkıma sokuyorlar ki bütün kenti. Hiçbir kentin bu kadar hızlı değişebileceğini sanmıyorum. Hele bu gökdelenlerle bozulacağını. Hep diyorum; İstanbul kitaplarda kaldı. O zaman bağ, bahçe sur dışı. Bayrampaşa enginarı ve bamyasıyla anılıyor, Maltepe üzüm bağlarıyla dolu, -hatta örnek bağlar denirdi bunlara- pazar günleri insanlar bu bağlara giderdi. Asmadan koparılan üzümler tabaklara konur, insanlar masalarda bunları yerdi. İstanbul’un güzelliklerinin paylaşıldığı yerlerden biri de, marul tarlalarıydı. Çeşmelerde yıkanır, surun altındaki çayırlıkta marullar yenirdi. Edirnekapı’nın dışı bahçeli kahvelerle doluydu. Üzümü anladım da marul yemek ilginçmiş…Özellikle marul yemeğe sur dışına çıkılırdı. Burada önemli olan bir güzelliği paylaşmaktı. Böyle konuştuğumuzda sanki İstanbul’un kalabalıklaştığını kavrayamayıp her tarafın hâlâ tarla olmasını istediğimiz anlaşılıyor olabilir, asıl paylaşma göçüp gitmiş değil mi?Olmasın marul tarlası ama Boğaz’da bir yemek yemeyi niye paylaşamıyoruz hep beraber? Paylaşma ortadan kalktı, şenlikle yenirdi her şey, o şenlik de ortadan kalktı. Tepebaşı’nda büyük bir gazino bulunurdu, bizim paramız yetmez oralara giremezdik gençliğimizde ama gazinonun karşısındaki gazinoya oturur biralarımızı ve meze olarak kiraz alır, bir yandan kafaları çekip bir yandan da Hamiyet Yüceses’i, Muazzez Senar’ı, Zeki Müren’i dinlerdik. Sen şimdi meşhur gece klüplerinin önünde oturabilir misin?DENİZ HERKESİNDİPanayır’daki Beton Kırlıklar öykün bugünlere dair bir öngörü taşıyor 50 sene öncesinden…Bunların hepsi uygarlığın kötüye kullanılmasından, tıpkı atomdan bomba yaptığımız gibi. Beton da öyle. Bütün uygarlığı yaratan emek; el emeği, göz nuru… Ve emekçi yaratıyor… Surları ele al; bir uygarlık anıtı değil mi surlar? Bir emekçinin elinden çıkmış… Ama bu zenginlikten ve güzellikten emekçi gerçek payı alamıyor. Bütün mesele orada. Halbuki İstanbul bütün sınıfların olabilecek bir kent. Nitekim 50 yıl evvel öyleydi, güzelliklerden yoksullar da yararlanırdı. Bugünkünden farklı nasıl yararlanırdı yoksullar İstanbul’dan?Piknik yerleri vardı, Florya vardı, açık plaj, herkes giderdi, piknik yapılırdı. Etler Küçük Çekmece’den taze kesilmiş alınır Florya Ormanı’nda kızartılırdı. Plajdaki öteki sınıf mayolarla, babalarımız ise don paça denize girerlerdi. Çocuklar tabii sivil girerlerdi. Herkesin gidebileceği bir piknik alanı yok ki şimdi. Boğaz’a gidebilir mi yoksul sınıf? O zaman kimse “Bunlar kıro ne işleri var burada” demezdi yani… Demezdi. Kalabalık halde, denize girerdi herkes, eğlenirdi… Ama para gücü de elveriyordu çünkü deniz herkesindi, İstanbul herkesindi. Şimdi herkesin değil, bir kısmının. MAHALLE AŞKLARI SİNEMALARDA BAŞLARDISadece plaj, deniz, piknik değil açık hava sinemaları da varmış mesela…Çok ilginç yerlerdi açık hava sinemaları; hem serinlemeğe gidilirdi hem eğlenmeğe. Bir nostalji olmanın ötesinde açık sinemaların İstanbul’un kültürel yaşamına katkısı neydi?Filmler eğiticiydi aslında, kitap kadar olmasa da hayal kurma ve düşünme gücünü çalıştırıyordu. Mahalle olarak gitmek de çok enteresan değil mi?Karagümrük’te Aysu Sineması vardı. Hem kışlık hem yazlık; yazlık bahçesi bir alemdi. Ortasında havuz, etrafı şimşirlerle çevrili, çay, kahve, gazoz servisi… Hem ahbaplıklar, hem kız erkek tanışıklıkları olurdu. Önce göz göze gelirler sonra el ele çıktıkları da olurdu. Mahalle aşkları sinemalarda başlardı.Sadece parayla ilgili bir şey mi bu ilgi?Değil, sinemaya gitme alışkanlığı vardı ama para da çok önemli. Bir aile kaç paraya gider sinemaya, büyük para. Çok ucuzdu eskiden. Para değeri de ona göreydi. Şöyle hesaplıyorum. Sennur’la (Sezer) evliliğimizin başlarında 1500-2000 lira girerdi eve, öyle büyük para değildi. Bunun sadece 380 lirası kiraydı. 15 günde bir Bebek’te açık havada -Ayşe de yeni doğmuş olmalı- 10-15 liraya yer içerdik, en çok 20 lira. Hatta sonrasında motor sefası yaparak karşıya, Küçüksu’ya geçerdik. Bugün nasıl yemek yiyeceksin Bebek’te? İstanbul’da yaşayabilme güzelliği vardı. Bugün yoksul halk bundan yoksun. Ne kadar yıkarlarsa yıksınlar İstanbul burada duruyor, ama biz yaşayamıyoruz.
EDEBİYATI DA YAŞAMI DA ISKALAMAYACAKSIN50 Kuşağı'nın ilk kitaplarının yayınlanışının 50. yılı anısına Panayır yeniden basıldı… 50 kuşağı ilginç bir kuşak. Bir üniversite gençliği olarak hem dönemin siyasi iktidarına hem de edebiyat iktidarına karşı çıkarak yola başladı. Bu arada biz; Onat Kutlar, ben, Ülkü Tamer, Erdal Öz, Kemal Özer, Konur Ertop, Demir Özlü, Doğan Hızlan Hukuk Fakültesi'nde yuvarlak bir masanın etrafında toplanır hem iktidara karşı neler yapabileceğimizi hem de edebiyat olarak neyi değiştirebileceğimizi konuşurduk. Neden ikisi birden?Sosyo-politik bir durumu vardı 50 kuşağının. 1960 askeri dönüşümü olduktan sonra hepimiz yedek subay öğretmenliğe gittik. Nereye? Doğu Anadolu'ya, Kürt illerine gittik. Böyle bir tavır vardı. 28 Nisan 1960 olaylarının içinde biz vardık, ilk üniversite hareketidir. O gün Panayır'ı paketleyecekmişsiniz oysa… Ama eyleme katılınca Panayır yatmış…İlk işimizin iktidarla mücadele etmek olduğunu düşünüyorduk çünkü. a dergisini çıkardığımız zaman parolamız "insanın özgürleşmesini sağlamak ve edebiyattaki yozluğa karşı çıkmak"tı. Ama bugün edebiyat bu tür bir parolayla yürümüyor. Nedir şimdinin parolası?Şimdi parola falan yok. Bu basit bir parolaydı; yaşamın parolası aslında. Belki bugünkü edebiyatta yaşam biraz geri itildi. Biz yaşadıklarımızdan edebiyatı çıkardık, edebiyattan yaşama çıkarmadık. Bizim edebiyat yapmamızın sebebi kültürel karşı koymaydı. Amaç değil araçtı edebiyat, ama edebiyatı en iyi şekilde yapmayı da hiç ıskalamadık. Şimdiki edebiyat dünyasının çıkışını nerede görüyorsun abi?Yine halkın içinde, nerede olacak?
NE MAHALLE KALDI NE SOKAKBaşbakan Kasımpaşa nezdinde mahalleli olmakla namlı…Ama o, o paylaşımı sağlayamadı çünkü esas çelişki orta yerde duruyor; ezen, ezilen çelişkisi. Profesor Naci Şensoy vardı Karagümrük’te yaşar ve Horozcu Naci diye anılırdı. Nedeni de horoz dövüşüne meraklı oluşu. Oradaki bıçkınlarla, Karagümrük halkıyla beraber horoz dövüştürürdü. Akşamları da Naci Şensoy’u Karagümrük meyhanelerinden birinde halkla beraber bulabilirdin. Horozcu Naci, Ferhan Şensoy’un da amcası. Ama düşün, halkın içinde bir akademisyen, o da yok oldu. Mahalleler ayrıldı artık. Mahalleyi geçtim sitelerle ve güvenlikleriyle de ayrıldı…Mahalle birbirinin içinde yaşardı, kol kola, omuz omuza yaşardı. Sadece ekonomik değil duygusal paylaşım da vardı. Bitti bu artık. Ne mahalle ne sokak kaldı. Daha konforlu yaşıyor ama duygusal ve sevgisel olarak yalnızlaştı insan, barışıklık ortadan kalktı. Sulukule’nin Tarlabaşı’nın da yalnızlaşması ve suç merkezi olarak algılanması da bu sürecin sonu değil mi? Eskiden bu mahalleler suçla, günahla birlikte anılır mıydı? Aysu Sineması’nın gündüz matinesine Sulukuleliler gelirdi, çoluk çocuk doldururlardı. Onlarla birlikte film izlerdik. Aynı semtin halkıydık. Yaptıkları müzikler bizim mahallelere yayılırdı. Macuncular genelde çingene olur ve bir keman bir darbukayla dolaşırlardı. Müzikli macun, düşünebiliyor musun? Düğünlerimize Sulukule’den müzisyen alırdık. Korunması gereken yerler buralar yıkılması değil. Yaşayanlarıyla beraber tabii. İstanbul’un özellikleri ne yazık ki bir bir yok ediliyor.
İSTANBUL’U İLK KÜLTÜR BAŞKENTİ YAPAN FATİHKitabını da kaleme aldığın Karagümrük, nasıl ayrılır diğer semtlerinden İstanbul’un?Karagümrük bence, tıpkı Aksaray gibi, tıpkı Fatih gibi İstanbul’un kalbi. Çünkü daha Bizans döneminde Edirnekapısı -sonra Edirnekapı olmuş- Avrupa’ya açılan tek kapı. Bizans İmparatoru İstanbul’a o kapıdan giriyor. Fatih’in İstanbul’a girişi de Edirnekapısı’ndan. O yıllarda Rumlar, Yahudiler zaten var. Fatih hem Ermenilerden, hem Anadolu halkından getirtiyor. Mesela Çarşamba diyoruz, Çarşambalıları getirtiyor oraya, Aksaray dediğimiz yer Konya Aksaray’dan getirtilenlerin oturduğu yer. İstanbul’un bugünkü renkliliği -ki bozuldu tabii Rumların gitmesi, Ermenilerin azalmasıyla- Fatih’in sayesindedir. İstanbul’u ilk kültür başkenti yapan Fatih olmuştur.
Devrim Büyükacaroğlu
ÖNCEKİ HABER

Avatar mı antiemperyalist?

SONRAKİ HABER

Denizli’de içme suyuna getirilen yüzde 20’lik zam protesto edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa