para

para

Korku filmlerinin çok hastası bir insan değilim. Çünkü zamanında sinema tanrıları tarafından lanetlenip, film izlerken durmadan “Bu şimdi ne anlatıyor” diye sormakla cezalandırılmıştım. Korku filmleri de biliyorsunuz, yüzde 99 anlatmakla değil, zıplatmakla ilgilenir. Belki başkaları çığlıklar atıp, battaniyenin altına girip, birbirine sarılıp izler, ben sıkılıyorum sadece.

Korku filmlerinin çok hastası bir insan değilim. Çünkü zamanında sinema tanrıları tarafından lanetlenip, film izlerken durmadan “Bu şimdi ne anlatıyor” diye sormakla cezalandırılmıştım. Korku filmleri de biliyorsunuz, yüzde 99 anlatmakla değil, zıplatmakla ilgilenir. Belki başkaları çığlıklar atıp, battaniyenin altına girip, birbirine sarılıp izler, ben sıkılıyorum sadece. Bütün korku gerilim sinemasını çöp ilan etmek istemiyorum. Tabii ki çok başarılı filmler var sinema tarihinde. Bunu zaten seyirci milleti biliyor. Herkes yerini bildikten sonra, isteyen korkmak için film izler, isteyen korkutmak için film çeker, beni bağlamaz.Ama son yıllarda gördüğüm en haddini bilmeyen filmi söylemesem olmaz. Açıklıyorum; Paranormal Activity. Neler söylemediler ki film için... Daha filmi görmeden, ne kadar ucuza çekilip de Amerika’da bir efsane olduğunu duymayan neredeyse kalmadı. Dediler ki, çeken vatandaş filmi Spielberg’e izletmiş, adam Hollywood’un dahi çocuğu, meşhur yönetmen, filmi izleyemeyip daha başında kaçmış. Öyle bir geriyor yani adamı. Fragmanlarında bile filmden bir şey göstermiyorlar, filmi izleyen seyircilerin görüntülerini veriyorlar, çok korkutuyor hesabı. Afişinde de “Tek başına izleme” gibi zeki cümleler var.Orası doğru sanki. Valla ben izlerken, yanımda biri olsun istedim. Beraber gülelim diye.11 bin dolar gibi küçük bir bütçeyle çekilmiş olmasına rağmen, bu film nasıl olmuş da bunun binlerce katı gelir getiren, kasıp kavuran bir film haline gelmiş? Cevabı, sorunun içinde gizli. Ucuza çekildiği halde çok korkutucu falan olduğu tantanası, bütün reklam kampanyasının merkezinde ve filmle ilgili her fırsatta bunu söyleyip duruyorlar. Ama filmin, “Korku filmi olsun da ne olursa olsun” diyecek kadar ayrım yapmayan insanlara bile hitap edecek bir yanı olduğunu sanmıyorum. Hikaye bayağı zayıf, boşluklarla, tutarsızlıklarla dolu. Filme adını veren sorun hakkında tek bildiğimiz “paranormal” olduğu, yani normal olmadığı. Genç bir çiftin yaşadığı evde geceleri ışıklar, musluklar açılıp kapanıyor, birtakım eşyaların yerleri değiştiriliyor. Kim yapıyor, niye yapıyor belli değil. Böyle şeyler olduğunu gören adam, bir kamera alıyor, film de böyle başlıyor. Kamera, özellikle gece bunlar uyurken açık tutmak için. Neyse, kameraya bir şeyler kaydediliyor ve biz seyirciler de o sayede neler olduğunu görebiliyoruz.Film istediği kadar normal olmayan şeylerden söz etsin. İzleyiciyi korkutmak için bile, inandırması gerekiyor. Ama bu işler alt katta olup bitiyorken, daha bu kameranın yatak odasına kurulmasının nedeninin belirsizliğiyle başlayan tutarsızlıklar silsilesi, buna imkan vermiyor. Evde haftalar boyunca garip şeyler olurken, sadece “Bu benim uzmanlık alanım değil” diyen bir medyum dışında kimseye haber vermemeleri neden? Cevap yok. Bu şey, her neyse, arada kızı kontrol ediyor, ama sonunda aslında arada kızı kontrol etse yapmayacağı bir şey yapıyor. Derdi ne, bir şey mi anlatmaya çalışıyor, rahatsız mı etmeye çalışıyor, bunlar bile o kadar belirsiz ki, bunun bir tek nedeni olabilir. Bu konular üstüne düşünülmemiş bile. Sadece, “Ben bir filmde gördüm, şunu da koyalım, acayip tırstırır” diye yüklemişler filme. Birden fazla son çekmişler, İnternette alternatif sonlar izlenebiliyor. Sonlar birbirinden o kadar farklı ki, filmi üstüne kurdukları paranormal şeyin ne olduğuna karar veremedikleri belli oluyor.Sırf ticari amaçlarla yapılmış bir film Paranormal Activity. Önce bir normalini çekin, sonra paranormale bağlarsınız değil mi? Ama yok, arkadaşlar işin “para” kısmında zaten...Blair Cadısı’nın çocukları, el kamerası esprisinin ancak uyduruk gerilim hikayelerinde kullanılabildiğini sanıyorlar. Çünkü, görüntünün niteliği önemli değil, kadrajlar sürekli oynayabiliyor, en önemlisi asıl gerilim unsuru her neyse, kamerayı pat düşürünce, onu göstermeyebiliyorsunuz. Benim en rahatsız olduğum konu, kamerayı düşürmeleri değil, el kamerasını alıp film çekme işini ayağa düşürmeleri. Belki başka neler yapılacak da, paranormal terör yüzünden bunu bilemiyoruz.
kaçBu hafta içinde, Sinema Yazarları Derneği’nin 2009’un filmleri arasından SİYAD ödülünü vereceği filmlerin adayları açıklandı. 69 yerli filmin gösterime girdiği yılın filmleri arasında 20’si, çeşitli dallarda aday oldu. Bu ödüllerin özelliği, Sinema Yazarları Derneği üyeleri yani eleştirmenler tarafından belirleniyor olması, hem de 42. kez. Aday filmlerin sayısı ise, Dernek Başkanı Murat Özer açıkladı, uzun süredir ulaşılmış bir rakam değil. Giderek daha çok film çekiliyor ve gösteriliyor olmasının doğal sonuçlarından biri. Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Pandora’nın Kutusu, Süt ve Vavien En İyi Film dalında ödüle aday gösterildi. Vavien uzun metrajlı kurmaca filmlerin değerlendirildiği tüm dallarda adaylık elde etti, ne güzel. 7 Kocalı Hürmüz, 11’e 10 Kala, Acı Aşk, Başka Dilde Aşk, Bornova Bornova, Dilber’in Sekiz Günü, Gölgesizler, Hayatın Tuzu, Karanlıktakiler, Kıskanmak, Mommo: Kızkardeşim, Nefes: Vatan Sağolsun, Neşeli Hayat, Nokta ve Uzak İhtimal de farklı kategorilerde aday gösterilen filmler. Güneşi Gördüm’ü neden almadılar diye bir tartışma çıktı, çünkü bu film Oscar için bizden giden yabancı film adayı. Belki bir iki kategoride olabilirdi de, zaten o çapta bir film olmadığı belli bir şey. Ama en ilginci, adaylıklar konuşulurken, herkesin kafasında “Eleştirmenler kimsenin gitmediği filmleri beğeniyor” yargısıyla hesaplaşması. Yazık, sanki sinemacılar “Kimsenin gitmediği filmler” çekince suç işliyormuş, ya da çok kişinin gittiği filmlerin uyduruk olmasının sorumlusu eleştirmenlermiş gibi. Sinemanın seyirciyle buluşamaması, çok yönlü, ciddi bir sorun. Ama bir filmi değerlendirirken “Kaç kişi izlemiş”i haddinden fazla dikkate almaya başlayınca, ne “festival filmlerine” daha çok seyirci gider, ne de niteliksiz ticari filmler biraz daha kendini toparlar.
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net