17 Ocak 2010 05:00

Üçüncü şık

Demokrasinin halksız kurulabileceği gibi, kökü İttihat Terakki'ye bağlanabilecek kötü bir gelenek ne yazık ki hâlâ sürüyor.

Paylaş
Demokrasinin halksız kurulabileceği gibi, kökü İttihat Terakki'ye bağlanabilecek kötü bir gelenek ne yazık ki hâlâ sürüyor. Gerçi İttihat Terakki bile halksız yapamamıştı, daha doğrusu halk bu işi ona bırakmamıştı ama örgütün, kendilerini çok önemseyen kurucu kadrolarına kalırsa bir avuç adam istediği için demokrasi de gelebilecekti. Memleketin durumuna değil de İttihat Terakkicilerin sözlerine ve yazılarına bakarak 1908'i anlamaya çalışanlar, olan bitenin bir devrim değil darbe olduğunda ısrar ederler. O kadar ki, bir avuç adamın devlet kurumları üzerindeki kavgasının demokrasi için yeter şart olduğu kanısının yerleşmesinde, bu ısrarın rolü vardır. Demokrasinin sürdürülmesinde halka düşen rolün ise pasif bir katılım olduğu önvarsayılır. Dört beş yılda bir sandık başına giderek oy vermek yeterlidir bu katılım için. Seçimler bitince halk, üzerinde sürekli bir mücadelenin sürdüğü ve aslında birinci dereceden muhatabının kendisi olduğu demokratik platformdan çekilir. Orada demokrasi adına söz söyleyen ve eyleyen birkaç "akil" adam, birbirleriyle dalaşan devlet kurumlarının sözcüleri ve medya kalır. Son bir haftadır medyada süren tartışmaya bakılırsa, hep o, demokrasiyi kendi söylemlerinin kurduğunu sanan akil isimler yine sahnede. AKP'nin tek parti diktatörlüğüne gittiğini söyleyen, sivil vesayetin altını çizen Nuray Mert'in Vatan gazetesine verdiği söyleşisinden yola çıkarak, sözleriyle tozu dumana katıyorlar.Bir süredir, kendisi de 28 Şubat postmodern darbesinin ürünü olan AKP ile flört halindeki liberaller, askeri vesayet durup dururken sivil vesayetten bahsetmenin çok anlamlı olmadığı fikrindeler. Hayır, fikrindeler sözcüğü hafif kalır. Liberalizmin sınırlarının, farklı bir fikre tahammül noktasına kadar esneyemeyeceğini kanıtlayacak bir biçimde Mert'e yüklendiler şu son zamanda. "Sivil" sözcüğünü öyle bir fetiş haline getirdiler ki, seçimle işbaşına gelmiş "sivil" bir hükümetin, tarihimizde sayısız örneği olmasına karşın, diktatörleşemeyeceğinden son derece eminler. Başından beri askerin sivil yönetime bağlanmasını istiyorlar ve bunu esaslı bir devrimci eylem olarak görüyorlar. Fakat polisin ağır silahlarla donatılması gerektiğini savunanlar da onlar. Askerin kışlaya çekilip ülke savunması meseleleriyle uğraşmasında ısrarlılar, oradan boşalan yerin, yani iç güvenlik meselesinin ise polisle karşılanması gibi hiç yaratıcı olmayan görüşleri var. İdeallerindeki sivilin silahlandırılmış bir sivil olduğu anlaşılıyor. Sivilciliklerinin tutarlı olduğu söylenemeyeceği gibi sivilin "sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle" olduğu, onun da eşittir AKP olduğu gibi saçma sapan bir inanca da sahipler. Bunun pek de öyle olmadığını söyleyenlere karşı o özgürlükçü liberallerin faşizan bir ses tonuyla itiraz etmelerini, dalga geçmelerini anlamak zor. Askeri vesayetin ortadan kalkmasına evet; sık sık darbelerle ülke siyasetine müdahale eden bir kurumun ehlileşmesine, eski ve yeni darbecilerin cezalandırılmasına evet, fakat ağır silahlarla donatılması, yetkileri artırılması istenen polisin bu kadar ağır silahı ne yapacağı sorusunun yanıtına gelince, işte o noktada liberalizmin tökezleyen demokrasisiyle işimiz olmaz. İç güvenlik vesilesiyle kullanılacak silahların yöneleceği adresleri biliyoruz biz; Kürtler, işçiler, kamu emekçileri, Aleviler, Romanlar, insan hakları mücadelesi yürütenler vs... Kısacası sırf sivil olduğu için ondan bir dikta doğmayacağı sanılan iktidarı eylemle eleştiren, protesto eden herkes. Yani aslında varlığını sürekli bir mücadeleye borçlu olan demokrasinin, olmazsa olmaz bütün aktörleri. Medyada görünen ve yazan birkaç fikir adamı istediği için değil de sadece onlar isteyince ülkede her şeyin değişeceği insanlar. Fakat bakın, AKP+liberallerin yayınlarına; emekçilerin eylemlerine, taleplerine kulak verildiğinin izini bulamazsınız. Çünkü demokrasinin devlet kurumları arasındaki statüko değişikliklerinden ibaret olduğuna inanırlar ve örneğin bir aydır karda kışta sokakta direnen, vaktiyle AKP'ye oy vermiş ama şimdi "Ellerim kırılsaydı da vermeseydim" diyen TEKEL işçilerine güvenmezler. Onlara doğru bakmaları gerektiğinde sandığa kadar beklemelerini söylerler. İşçi onlara sosyalizmi, Marksizmi filan hatırlattığı için biraz korkarlar çünkü.Darbelerini demokrasiyi savunuyoruz iddiasıyla yapan askerler ile demokrasiyi askeri vesayetin kaldırılması sorununa indirgemiş hükümet ve liberal ittifakın, bugün aralarında kıyasıya süren rekabete rağmen benzerlikleri, halk denilen şeyi küçümsemeleri. Halbuki sokaktaki, işyerlerindeki, alanlardaki mücadeleler olmasa, bugün cesaretle savunulan pek çok fikrin sahibi de ağzını açamaz olacak. Denklemi tersten kurmak bu bakımdan daha doğru. Bugün değişim olarak görülen şey, çok önce sokakta dillendirildi, uğruna sokakta mücadele edildi, ediliyor. Fakat ne yazık ki, demokrasiden en çok bahsedenler, sendikalar erirken, toplum gitgide örgütsüzleşirken, bu süreçten sorumlu olan hükümetle birlikte el ele bu süreci görmezden geldiler. Hiçbiri örgütsüz bir halkın demokrasi için ne büyük bir tehlike olduğunu görmedi. Hiçbiri darbeler karşısında asıl önleyici gücün örgütlü emekçiler olduğuna inanmadı. Sivil vesayet böyle bir şey işte; halkı, siyasette bir özne olarak kaale almamak, ona güvenmemek, hatta küçümsemek. Emin olun askeri vesayet düzeni kadar berbat bir şey bu da. Liberalizm bula bula, bu topraklarda sürdürülecek gelenek olarak İttihat Terakki darbeciliğini buldu ya, helal olsun. Ne diyelim, kendi bileceği iş. Biz üçüncü şıkkı işaretleyelim. Askeri ve sivil diktalara karşı demokrasinin tek güvencesinin örgütlü emekçiler olduğunu ve ancak onlar ısrar eder ve kazandıkları mevzileri korursa, özgürlüklerin kalıcı olabileceği şıkkını. Gerçek "sivil" seçeneğin örgütlü halk olduğuna işaret eden şıkkı; her türden vesayeti dışlayan demokrasiyi...
Nuray Sencar
ÖNCEKİ HABER

Aile meselesi

SONRAKİ HABER

Cumartesi Annesi Anik Can hayatını kaybetti

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa