GÜLŞEN İŞERİ: Metropol sürgünleri; kendi romanlarının kahramanları

GÜLŞEN İŞERİ: Metropol sürgünleri; kendi romanlarının kahramanları

"Biz beş dakikalık haber bülteniyiz onlar için ve bunun üzerinden saldırıyorlar bize. Ama biz o beş dakikalık bültene konu olmak için bir ömür harcıyoruz” demiş Armutlu gençlerinden Gülay. Gülay kim? Metropol sürgünü Gülşen İşeri’ye göre. “Taşı toprağı altın” diyerek yollara düşmüş ya da köyü yakılıp yıkıldıktan sonra soluğu metropollerin kendi gibilerinin kaldığı arka köşelerinde almış kent yoksulları, metropol sürgünleri.

"Biz beş dakikalık haber bülteniyiz onlar için ve bunun üzerinden saldırıyorlar bize. Ama biz o beş dakikalık bültene konu olmak için bir ömür harcıyoruz” demiş Armutlu gençlerinden Gülay. Gülay kim? Metropol sürgünü Gülşen İşeri’ye göre. “Taşı toprağı altın” diyerek yollara düşmüş ya da köyü yakılıp yıkıldıktan sonra soluğu metropollerin kendi gibilerinin kaldığı arka köşelerinde almış kent yoksulları, metropol sürgünleri. Bazısının mahallesi terörün, bazısınınki suçun merkezi olarak anılıyor. Metropol sürgünlerinin bir ortaklığı yoksulluksa, diğeri de yerlerinden edilmek istenmeleri. Neden mi? Boğaz’a nazır yaşamak yoksula yakıştırılmadığı, kentin merkezinde yaşamanın yoksulun haddi olmadığı düşünüldüğü için; sizin anlayacağınız rant için… Kendi köylerinden bir başka köye, metropol köylerine sürülen yoksullar, şimdi de “kentsel dönüşüm” adıyla bir kez daha sürülmek isteniyor. Evrensel okurlarının yabancısı olmadığı metropol sürgünlerinin hikayesini, bu defa bir metropol sürgünü kaleme aldı. Gülşen İşeri, hem gazeteciliğinin ustalığı hem de Armutlu’da doğup büyümenin duyarlılığı ile her şeyden önce çok samimi bir iş çıkarmış.Metropol sürgünleri kimdir? “Denize ekmek banıp yiyenler” söyleyişinin bir hikayesi var mı?Kimliksizleştirilenler, ötekileştirilenler, göçle ya da yolu bir şekilde metropolle kesişen yoksullar… Uzaktan baktıklarımız, görmek istemediklerimiz, yaralarına dokunmadığımız bu ülkenin ‘ötekileri’… Bana göre bu ülkenin asıl sahipleri.Genelde gecekondular yüksek tepelerdedir ve kentin en muazzam yerlerine kurulmuşlardır. Bu onların tercihi değildir, yaşayacak bir alan onlar için. O tepeden ne göründüğü onlar için önemli değil ki, boğaz mı görünüyor Adalar mı görünüyor… Armutlu’dan da bilirsiniz İstanbul Boğazı görünür. Halamla bir gün sohbet ederken, belli ki çok öfkelenmişti, “Boğaz’a biz ancak ekmek banıp yeriz” dedi.Metropol sürgünlerinin köylerinden Metropollere göç hikayeleri hangi sebeplere dayanıyor?Sebepler farklı. Kimi zorunlu göçle gelmiş, köyleri boşaltılmış, yakılmış; kimi işsizlikten, kimi yoksulluktan… Ortak noktaları, metropollerden umut aramaları. Büyük kentleri sığınacak yer olarak seçmişler, burada da onlara gidin diyeceklerini bilmeden yerleşmişler… Şimdi farklı sebeplerle gelip ortak sorunu yaşıyorlar: Sürgünü.KENTSEL DEĞİL RANTSAL DÖNÜŞÜMBu mahallelerin birbiriyle ortak ya da birbirinden ayrışan sorunları nelerdir?Ortak sorun belli, farklı projelerle yerinden edilecek olmaları. Farklı proje diyorum, belki burada kentsel dönüşüme de bağlayarak anlatmak gerekiyor ki, hem bu mahallerin ayrımını hem de ortak sorunu daha somut bir şekilde ortaya koyalım…Farklı projeler üretiliyor çünkü bu mahallelerin yapısı, duruş ve konumu farklı. Politik mahalleler daha çok ‘devlete karşı gelen’, olay çıkartan insanlar topluluğu olarak algılanıyor… Bu diğer mahallelerden ayrışan bir özellik. Buralar ‘terörist yuvası’ denilerek, bu ‘yuva’ dağıtılmak isteniyor. Sormak lazım tabii: Kime göre terörist? Kim terörist?Diğer mahallelere bakalım; Tarlabaşı, Sulukule ve diğerleri… “Buralarda da suç üretiliyor. Uyuşturucu, hırsızlık vs… Buraların da temizlenmesi gerekiyor.” İyi de suç her yerde üretiliyor. Sadece bu çöküntü alanı olarak gösterilen yerlerde değil. Farklı sorunlarlarla yıkımı meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu da kentsel değil rantsal dönüşümün zemini.Sen de Armutlulusun, senin hikayen yok kitapta, onu da biz sorsak?Armutlu kısmında biraz değindim ama evet anlatmadım. Çok da dile getirmek istemediğimden. Yoksa anlatılması gereken o kadar hikaye var ki…belki bazıları bende saklı kalsın diye… Benimki de bende saklı kalsın. Ama şunu söylemek isterim: Bu kitap benim için çok önemliydi. İçeriden biriydim ve yazdım. Hani şu bir saat mahalleyi gezip, oturup sıcacık yuvalarında yazanlardan değildim. Olmazdım da. Biraz buna da öfkem vardı. Bizleri anlamıyorlardı çünkü. İnsan anlayamadığı hayatları nasıl yazar? Ben anladığımı biliyorum, o yüzden yazdım, bizi anlattım.Burada özeleştiri de yapmak gerek sanıyorum; fazla içeriden yazdım ve duygularım daha ön plana çıkmış… Bir süre sonra insan otokontrolünü sağlayamıyor.BU İNSANLARIN İNSANDAN BAŞKA ŞEYLERİ YOKBu mahallelerde büyük bir sosyal dayanışmadan söz ediyorsun…Hakikaten sosyal dayanışmanın örneklerini çok yaşadım. Ruhları başka bu mahallelerin. Bir arada yaşamanın güveni var. Kapısını açtığı zaman komşusunu göreceğini biliyor. Bir ekmeği paylaşmanın mutluluğunu hep birlikte yaşamışlar. Hayatları böyle geçmiş. Şimdi bu dayanışmayı kaybetme korkusu var, bu da haklı bir korku… Biliyor ki o konutlara giderse bir daha komşusunu göremeyecek, bir daha kapısı çalınmayacak.. Dışarıda en büyük tecridi yaşayacak. Bu insanlar insanla var oluyorlar, başka bir şeyleri yok çünkü… Sen onu insandan da edersen yaşayabilir mi? Ruhunu alıyorsun çünkü. Bu da sistemin bilinçli yaptığı yok etme projesidir… Yoksa size güzel yerler sunuyoruz, buyurun oturun değildir.HAYATI ROMANDAN OKUR GİBİ YAŞIYORLARBu mahallelerdeki gençler mahallelerine karşı büyük bir sahiplenme duygusuna sahipler. Uzaktan bakınca “yoksulluktan kurtuluş” düşüncesiyle mahalleden “kaçma” duygusuna sahip olabileceklerini de düşünebilir insan… Kaçmak bir tarafa, nedir bu büyük sahiplenişin nedeni?Çocukluğu mahallede geçmiş birinin aidiyet duygusu güçlüdür. Biz çocukluğumuzda yaşadığımız acı tatlı olayları unutamayız. Bir özenti mutlaka var, rahat bir yaşam vs… Ama o gençler şunu gördü, yaşayarak gördü. Burayı terk ettiklerinde dışarıda yaşamanın sıkıntısını yaşadılar. Bu örnekler çok… Bir genç dediğin gibi “bu hayattan bıktım ben” diye gitti mahalleden, aylar sonra mahallesine geri döndü. Bu hayata alışmış, hayatın kirine bulaşamadan yaşamış ve hayatın kirini görünce de mahallesine geri kaçmış. Bu hayatlar ‘yabancıların’ dışarıdan okuduğu romanlar gibi… Bu insanlar ise hem o romanının kahramanları hem de okuyucuları. Hayatı romandan okur gibi yaşıyor. Hem hayatın pratiğini hem de teorisini çözmüşler…Köylerinden ekonomik ya da başka nedenlerle sürülen insanlar yine sürgün tehdidinde. Bir kez daha sürülmek metropol sürgünlerini nasıl etkiler?Zaten etkilenecekleri kadar etkilenmişler. Bu insanlara sürekli olarak ‘buradan gideceksiniz’ derseniz, sürekli ötekileştirirseniz, burada bir öfke olur. Yeniden bir sürgün, başka bir isyana da yol açabilir diye düşünüyorum. Ne olacak metropol sürgünlerinin hali peki?Ben bir yaraya parmak bastım. O yara çoğalmasın diye; evet biraz duygusal, biraz acı… Ama biraz da yüzleşmek gerekmiyor mu? Sadece teori üretmek, konuşmak o insanlara bugüne kadar ne sağladı? Biz ahkam kesmeyi çok seviyoruz, aman dokunmayalım da konuşalım… Ben de diyorum ki, dokunun da siz de yaşayın… Yarınları ne olur bilmiyorum ama bu projeyi doğru okumadığımız sürece sürgüne hazırlandığımızı biliyorum. Rantsal dönüşümün karşısına diyoruz ki “yerinde dönüşüm” getirin. Bu çok zor bir şey değil. Pekala çözüm üretilebilir ama üretmek istemeyen güçler yok etme politikasını uygulamaya başlamış.Kitapta hep, “gerçek yaşam”ın o mahallelerde olduğunu vurguluyorsun… Nedir gerçek yaşam?Hayata dokunmak gerçek yaşam bence. Buralarda yaşayanlar, daha önce de dediğim gibi, bir romanın kahramanları. Hayatın pratiğini fazlaca yaşamışlar. Güçlü olmaktan başka bir şey de sunulmamış bunlara. Yaralarına basarak yürümeyi bu hayattan öğrenmişler. Yaşadıkları yerden öğrenmişler. Elbette bu kadar acı tercihleri değil, dayatılmış ama bir gün mutlu olacakları konusunda da pes etmemişler. Ben o yarayı bildiğim için dokunmaktan çekinmedim ama o travmalarını hatırlattığım için de çoğu kez suçluluk duygusu hissettim.BİRİLERİNİN HİKAYESİNİ KAPMAK DEĞİLDİ DERDİMArmutlu'da yaşıyor olmak Metropol Sürgünleri’ni yazmak için bir avantaj mı, yoksa değil mi?Bir avantaj olarak görüyorum. Burada sadece gazetecilik sezgileri yetmiyor. Dediğim gibi yaradaki kana dokunmak gerek önce. Onlardan biri olduğum için bana açıldılar. Aynı sorunları yaşadığımız için. Ayrıca bir gazeteci olarak orada değildim. Bu sorunları bilen, yaşayan, çocukluğu gecekondu mahallesinde geçmiş biri olarak o mahallelere gittim. Birilerinin hikayesini kapmak değildi derdim, o hikayeleri paylaşmak, o hikayelere ortak olmak istiyordum.
GİTMEK NE KADAR KOLAYDIR?Armutlu yıkımlarına karşı mücadele ederken vurulduğunu söylediğin Hüsnü İşeri belli ki akraban, nedir onun hikayesi?Kentsel dönüşüm dediğimiz proje belki hayatlarımıza yeni girdi. Belki bazılarımız yeni tanıştı. Ben daha çok küçükken tanışmıştım. Adı kentsel dönüşüm değildi ama yıkımın psikolojini iyi biliyordum. Amcam barınmak için hayatını kaybetti. ‘90’lı yıllardı, o zamanlar Armutlu’nun karışık dönemleriydi. Büyük yıkım kapıdaydı ve geldi. Amcam Hüsnü İşeri, evini korumak istiyordu. Çünkü gidecek yeri, yaşayacak mekanı yoktu. Direnmekten başka çare de yoktu. Evini korumak isterken polis kurşunuyla vuruldu. Bu bile bu mahallelerden neden gidilememesinin gerekçesidir bana göre. Çok ağır bedellerle kurulmuş bu mahallerden şimdi gitmek ne kadar kolaydır sizce?
DERDİMİ ANLATMAK BENİ ÇOK ZORLADIMutlaka büyük zorluklar yaşamışsındır bu çalışmayı sürdürürken, bunlardan bahsedebilir misin?Maddi ve manevi sıkıntılar yaşadım. Ama onun ötesinde hiç bilmediğim mahalleler vardı, o mahallelerde ‘yabancı’ olarak algılandığım için kimseyle konuşmadım. “Sonunda burayı yıktırıp rahat olacaksınız” gibi cümlelerle çok karşılaştım. Ama onlar için oradaydım, o insanlar gitmesin diyeydi tüm çabam. Anlatamıyordum, inandıramıyordum. Bu da anlaşılır tabii ki… Bugüne kadar gelen gazetecilerin onlara zarar verdiğini söylüyorlardı. En nihayetinde ben de gazeteciydim. Onları anlamaya çalışıyordum ama bir de beni anlamaya çalışsalardı… Sanıyorum kendimi ve derdimi anlatmak beni çok zorladı. HANGİ KÜLTÜR BAŞKENTİ?Aynı yöreden gelen insanlar genelde aynı bölgeleri mesken tutmuş; bu durum birtakım topluluk geleneklerinin metropole rağmen sürebilmesini sağlamış… Mesela cemler, ya da roman düğünleri… Kentsel dönüşüm bu insanları yerlerinden ederse gelenekler bundan nasıl etkilenir?Bence asıl mesele bu. 2010 Avrupa Kültür Başkenti diyoruz ama bir yandan da kültürleri, kültürel mirasları yok ediyoruz. Yüzyıllık roman mahallesinin tozları var. Onlar orada, o gelenekle, akşamları zil çalıp göbek atarak mutlular. Hıdırellez şenlikleri ne olacak merak ediyorum. Bu bizim dünyanın gıptayla baktığı kültürel mirasımız değil mi? Bu insanlar büyük kentlerde de bir araya gelmiş, gelenek ve göreneklerini yaşatıyorlar. Evet, mesela Armutlu genelde Alevilerin yoğunlukta olduğu bir semt. Onlar da gelenek ve kültürlerini yaşatıyorlar İstanbul gibi bir kentte. Cemlerini yapıyorlar… Şimdi siz bunları TOKİ’nin konutlarına almakla, hem insanı hem de kültürü yok etmiyor musunuz? Yok ediliyorsa 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nden söz etmek ne kadar mümkün?.. Hangi Kültür Başkenti?..
Devrim Büyükacaroğlu
www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.