Keşmir’den Türkiye’ye…

Keşmir’den Türkiye’ye…

Türkiye’de giderek güçlenen barış çağrıları, iktidar odaklarını ürkütüyor ve güçlendikçe daha sert tepkilerle karşılaşıyor. Bu tepkiler, hiç kuşkusuz, güçlü medya borazanları ile destekleniyor. Onlara göre savaşın sürmesi için mutlaka yeterince gerekçe var. Büyük medya kuruluşlarının savaşa verdiği destek, ancak iktidar odaklarından güçlü sinyaller gelirse azalacak.

Türkiye’de giderek güçlenen barış çağrıları, iktidar odaklarını ürkütüyor ve güçlendikçe daha sert tepkilerle karşılaşıyor. Bu tepkiler, hiç kuşkusuz, güçlü medya borazanları ile destekleniyor. Onlara göre savaşın sürmesi için mutlaka yeterince gerekçe var. Büyük medya kuruluşlarının savaşa verdiği destek, ancak iktidar odaklarından güçlü sinyaller gelirse azalacak.Savaş borazanları ne derse desin, doğrulardan sapmamak ve barışın neden gerektiğini sürekli anlatmak büyük önem taşıyor. Barış isteyenler, seslerinin, savaş çığırtkanlarınınki kadar kolay duyulmayacağını bilseler de, barış çağrılarını sürdürmekten ve barış için dil dökmekten geri durmamalı.Barışın neden gerektiğini anlatabilmek için elbette çok yol denenebilir ve denenmeli de. Ama öncelikle çocukların barışa hemen gereksinim duyduklarını anlatmak gerekiyor. Barış çağrılarına duyarsız kalanların dinlemeyi daha kolay kabul edebilecekleri çocuk öyküleri anlatmak gerekiyor. Zaman geçiyor, çocuklar büyüyor ve barış olmadıkça çocuklar tehlikede, geride, karanlıkta kalıyor.KeşmirSavaşın olduğu her yerde, çocukların zarar görmesi kaçınılmazdır. Ama çatışmaların uzun sürdüğü ve savaşın bitmek bilmediği durumlarda, savaş gündelik yaşamın bir parçasına dönüşüyor ve çocukların başlarına geleceklerin sayısı da ciddiyeti de artmaya başlıyor. Savaş bitmek bilmediğinde çocuklar neler yaşıyor anlamak için Keşmir’e bakılabilir.Keşmir’i anlamak için önce Hindistan’ın bir İngiltere sömürgesi olmaktan kurtuluşuna bakmak gerekiyor. Hindistan’da bağımsızlığa geçiş süreci çok sancılı oldu ve iki ülkenin ortaya çıkması ile sonuçlandı. Hindistan ve Pakistan ikiz kardeşler gibi aynı anda, 1947’de doğdular. Kuzeydeki Keşmir ise tam anlamıyla arada kaldı; Pakistan, Hindistan ve bir bölümü de Çin Halk Cumhuriyeti yönetimine geçti. Ocak 1949’da Birleşmiş Milletler devreye girdi ve Keşmir’in geleceği (yani hangi ülkeye bağlı olacağı) konusunda bir referandum yapılmasına karar verildi. Hindistan yönetimi, önce Pakistan güçlerinin işgal ettikleri topraklardan çekilmesi gerektiğini öne sürerek referanduma izin vermedi. Keşmir, ikiye bölünmüş ve belirsizliğe mahkum bir bölgeye dönüştü. Bu belirsizliğin resmi anlamda başlangıcı olarak bilinen 1949’dan kırk yıl sonra, 1989’da ayrılıkçı hareketler ile Hindistan ordusu arasında savaş başladı.Keşmirli bir çocukBasharat Ahmad Peer, 1977’de, 1947’den tam otuz yıl sonra Keşmir’de doğdu. Basharat (Başarat), 1989’da savaş başladığında 12 yaşındaydı. Savaş Keşmir’i kasıp kavurmaya başladığında, genç erkekler silahlara ve savaşmaya yönelmeye başladılar. Başarat, savaştan uzak kalsın diye okumaya, uzaklara gönderildi. Hindistan’ın başkenti Delhi’de gazetecilik yaparken kendini Keşmir’e yönelmekten alıkoyamadı. 2003’te özlemini çektiği ailesine ve Keşmir’e döndü. Sevdiği toprakların öyküsünü bir gazeteciden çok, o toprakların bir çocuğu olarak yazmaya başladı. Kitabı Sıkıyönetimli Geceler (Curfewed Night, Random House India, 2008, 239 sayfa) işte bu çabanın ürünü.Kitapta, savaş başlamadan önce ağır ve sakin akan bir yaşam var. Çocukların karşılaştığı tehlikeler çocuksu. Başarat’ın yaşamış olduğu en büyük tehlike, Süpermen’e özenerek pencereden uçmaya kalkması ve sonuçta kolunu kırması. Savaş başladıktan sonra, tehlikeler ciddileşiyor ve olağanlaşıyor. Gerillalara karşı savaşan ordunun ve uzantılarının köyler üzerindeki baskısı giderek artıyor; olağan bir eziyete dönüştü. Muhbirler ortaya çıkıyor. Keşmir korkuya gömülüyor.Bu süreçte, Başarat ve yaşıtı erkek çocuklar büyüdükçe gerillalar ve silahlar ile tanışırlar. Silahların çeşitlerini konuşmaya başlarlar. Sonra okullarının dibine askerler kamp kurar. Bir süre sonra okul ve okuldakiler bir çatışmanın tam ortasında kalırlar. Çatışmada okuldan kimse zarar görmez ama okul artık aynı okul değildir.Büyümek ve birer genç erkek olmak heyecan vericidir ama savaş zamanı çok tehlikeli olabilir. Başarat, çocuksu haliyle evde Üç Silahşörler’i izlerken askerler köyü basar. Sabah köydeki genç erkekler tek tek, askerlerin yanlarında getirdikleri muhbirin önünden geçirirler. Muhbir, Başarat’ı işaret etmediği için Başarat kurtulur. Askerler komşunun oğlunu alırlar, sonra Başarat’ı da sorguya götürürler. Başarat artık Üç Silahşörler’i değil, askerleri izlemek zorundadır. Çok korksa da, sorgudan zarar görmeden kurtulur. Ama zarar görenlerin seslerini duyar. Komşunun oğlu da zarar görenler arasındadır. Herkes genç erkeklerin tehlikede olduğunu anlamıştır. Yetişkin erkeklerin arasında beyazlayan saçlarını boyayanlar, saçlarını boyamaktan vazgeçerler. Savaşın ortasında yaşlı görünmek daha güvenlidir.Keşmir’den dersler1990’larda Keşmir kan gölüne döndü. Srinagar’da görevliler otopsi yapmaktan yorgun düştüler. Bıyığı yeni terlemiş delikanlılar, Pakistan denetimindeki Keşmir’deki kamplara gidip gerilla oldular, geri geldiler. Keşmir’deki asker sayısı da arttı. Her yer karakol, kamp, siper doldu. Halk, her an kimlik göstermeye alıştı. Muhbirler, taraf değiştirenler çoğaldı. Binlerce insan gözaltında kaybedildi. Kitlesel gösteriler, kitlesel kıyım ve estirilen terör ile sona erdi. Kazanan savaştı: Pakistan’a bağlanmak ve İslam dışında bir ufku olmayan örgütler ile savaşmaktan başka hedefi olmayan ordunun bitmeyen savaşı, halkı ve Keşmir’i yıprattı, yordu ve tüketti.Sıkıyönetimli Geceler’de ders çıkarılacak çok öykü var. Papa-2 adlı cezaevi, eline mayın verilip gerillaların saklandığı eve gönderilen insanlar, cihat ve şehit söylemine inandırılanlar ve daha nicesi... Sıkıyönetimli Geceler’in belki de en çarpıcı bölümü, Başarat’ın ziyaret ettiği bir kasabanın, akşamın gelmesiyle karanlığa gömülmesi. Karanlık, korkuya yenik düşen insanların evlerinden dışarı zerre kadar ışık sızmasın diye her deliği kapamalarından. Yani karanlık aslında evlerin içinde, insanlara işlemiş. Bu karanlık, Faruk Balıkçı ve Namık Durukan’ın Ölümün İki Yakasında (Berfin Yayınları, 2009, 2. baskı) adlı kitapta anlattığı karanlığa çok ama çok benziyor. Barış olmadıkça bu karanlığın kalkması beklenemez. Zaman geçiyor, çocuklar büyüyor. Çocuklar karanlıktan, karanlık güçlerden ve umudu karartan her şeyden artık kurtulmalı.
Doç. Dr. Serdar M. Değirmencioğlu
www.evrensel.net