18 Ocak 2010 00:00

Romanların yaşadıkları hep aynı

Genç yönetmenler Belgin Cengiz ve Oğuz Karabeli, Kağıt Hane adlı belgesel filmleriyle, Romanların hayatlarına dikkat çekiyor.

Paylaş

Genç yönetmenler Belgin Cengiz ve Oğuz Karabeli, Kağıt Hane adlı belgesel filmleriyle, Romanların hayatlarına dikkat çekiyor. Kağıt Hane belgesel filmin yönetmenlerinden Belgin Cengiz’le, hem belgeseli, hem de toplum olarak ön yargılarla baktığımız Romanlara ilişkin konuştuk. Cengiz’e son olarak Selendi’de yaşanan gelişmeleri sorduk. Romanlara karşı yapılan ön yargıya dikkat çeken Cengiz,
Belgeseli çekme fikri nasıl gelişti?
Kentsel dönüşüm sürecini bir süreden beri izliyorduk. Kağıt Hane filmine başlamadan önce, biz Ulaşılabilir Yaşam Derneği olarak Edirne’de ve İstanbul’da Romanlar gündemli iki tane uluslararası sempozyum gerçekleştirdik. Sempozyumlar sırasında ve sonrasında romanların örgütlenmesine ve kendilerini ifade etme süreçlerine çeşitli katkılarımız oldu. 2006’da 2. uluslararası sempozyumu organize ettiğimiz dönemde Türkiye genelinde Romanların mevcut durumlarını belirlemek üzere 28 ili kapsayan bir tur gerçekleştirdik. Romanların ortalaşan sorunları nelerdi, nasıl yaşıyorlardı ve kendilerini nasıl tanımlıyorlardı, bu ve benzeri sorunların peşine düştük. O dönem Romanlar da aynı sorunların peşinde olduklarından ve kendilerini daha bilinçli anlamaya çalıştıklarından bize çok yardımcı oldular. Ziyaret ettiğimiz her bölgede Romanların sorunlarının ortaklaştığını gördük. Bunlardan biri, kimlik ve kültür daha sonra barınma, iş, vb. gündelik yaşamın devamlılığına ilişkin sorunlar. Çünkü anladık ki, toplumun en dışında olan grupların başında Romanlar geliyorlardı.
Romanların yaşadığı yerler neden kentsel dönüşüm kapsamına alındı?
Kentsel dönüşüm süreci Türkiye’de gezdiğimiz yerlerde en temel sorundu. Fakat her ne hikmetse kentsel dönüşüm en çok bizim gittiğimiz yerlerdeki Romanların yaşadığı mahalleleri kapsıyordu. Yanındaki farklı kökenlerden insanların oturdukları yerleşim yerlerini kapsamıyordu. Bunun bir nedeni belki de, 50 yıl önce kentin dışında olan yerleşim yerlerinin, şimdi kent merkezlerinde yer alması. Dolayısı ile kent merkezinde bu yerlerin değerinin yükselmesi ve gelişen kent yaşamı ile uyumu olmayan yoksullar grubunun, değeri yüksek merkezi yerlerde yaşamasının pek çok açıdan uygun görülmemesidir. Yani Romanların yaşadığı yerler onlara fazla görülmüştür. Dolayısıyla kentsel dönüşüm tanımı içinde ya da farklı gerekçelerle de patır patır bu yerler yıkılmaya başladı. Bu birçok ilde yapıldı.
İstanbul’da ilk olarak Küçükbakkalköy’de yıkım yaşandı. Biz bu sırada Küçükbakkalköy başta olmak üzere, Sulukule ve Kağıthane ile de görüşüyorduk. O dönem Küçükbakkalköy’deki yıkımların sonucunu ele alan 13 dakikalık bir film yaptık. Bu belgesel kamuoyu oluşturmaya dönük bir çalışma idi. Türkiye’de ve dünyada etkisi olumlu oldu. Aynı dönemde Sulukule’yi çekmeye başladık. 24 dakikalık bir belgesel film oldu. İstanbul’da ilk muhalefet bu arada başladı. Romanlar dernekleşmeye gitti. Kendi kültürlerine sahip çıkmaya başladılar. Kağıthane’yi ise uzun bir dönem izledik. Çünkü orada başı ve sonu belli bir yıkım süreci vardı. Bizim birlikte çalışmaya başladığımız dönemde 100 hane yıkıldı. Şimdi geriye 7-8 hane kaldı. Belgesel çekerken, sürece kendimiz bir şey yüklemedik. Baskın yaklaşımın dışında ve genel olarak medyanın tartıştığı boyutuyla değil tamamen Romanların kendilerini ifadelerini merkeze alarak onu yansıtmaya çalıştık. Tabii süreci izlerken biz de taraf olduk. Başta neler yapabiliriz sorusundan emin değilken, iki yıl sonunda hep beraber hak savunucusu olduk. Çünkü kentsel dönüşüm sürecinin yoksul insanlar üzerinde bir baskı olduğunu gördük. Bir de Roman isen bu baskının iki kat arttığını gördük.
Roman vatandaşlara hep bir önyargı ile yaklaşıldığını görüyoruz. Siz bu konuda nelere tanık oldunuz?
Aslında sanırım ön yargılı bilinci olan toplum öteki. Bir kere Romanlar Anadolu’da yaşayan bütün halklarla ne bir sorun ne de bir çatışma yaşamışlar. Anadolu’ya geldikleri 1300-1400 yıl öncesinden şimdiye kadar bu böyle. Anadolu Romanlar için, dünyada bulunan ve yaygın olarak bilinen alt gruplarının tamamının buluştuğu önemli bir coğrafya. Romanlar olsun, Poşalar olsun, Mıtriplar olsun bunlar hiçbir zaman egemen grupla çatışma yaşamamışlar. Ne Bizansla, ne Osmanlı’yla... Mülkiyet kavramıyla hiç tanışmamaları ve o kavramla buluşmamalarının onlara getirisi ise Anadolu’da yerleşik yaşama en geç geçen topluluk olmalarına neden olmuş ve 1940’larla birlikte yaygın olarak yerleşik yaşama geçmeleri teşvik edilmiş. Böylece bugün hali hazırda yaşadıkları yerlere yerleşmişler. Tabii bu süreç göçebe kültüründen bir anda çıktıkları anlamına gelmiyor, kültürel olarak alışkanlıklarına uygun evlerde yaşamaya başlamışlar. Küçük evler, kutu gibi evler, taşınabilir, sırtlanabilir, hareket edebilir evler… Bu kültürlerinden gelen bir şey...
‘80 sonrası Türkiye’deki büyük şehirlerde kent anlayışı değişmeye başladı. Değişen bu kent ve kentlilik anlayışında, “uyumlu olmayanların”, “uygarlaşmayan”, “modernize olmayan toplulukların” kentin dışında konumlandırılması tercih edildi. Aslında burada sorun geçiştirilmek istendi. Ötelendi. Oysa sorun ötelenecek bir sorun değil. Türkiye’de 2 milyon Roman yaşıyor. Bunları nereye kadar öteleyeceksiniz? Bu birbirini izleyen, döngüsel sorun olmaya başladı. Çünkü, barınma şartları, işsizlik ve bunlarla birlikte gelen eğitimsizlik durumu. Bir döngü şeklinde genişliyor. Bir aile çocuğunu en fazla 7- 8 yaşına kadar okutabiliyor. Sonra, ya hurda toplayacak, ya çiçek satacak, ya da arabanın camlarını silecek. Çünkü evine aş getirmesi gerekir. Son yıllarda Romanlar dernekleşmeye, örgütlenmeye başladı. Bu tesadüf değil.
Roman Çalıştayı için neler diyeceksiniz?
Türkiye’de birçok konuda açılımlar ve çalıştaylar yapıldı. Roman Çalıştayı geçen yıl 10 Aralık’ta yapıldı. Olumlu geçti bana göre. Çalıştay’dan Sorumlu Bakan Faruk Çelik, AKP Bursa Milletvekilli Ali Koyuncu’nun tutumu iyi niyetli olarak gözlendi.
Roman arkadaşlarımız çalıştayda sorunları ifade ederlerken, “Biz bugüne kadar bu devletle ve bundan önceki devletlerde bir çatışma yaşamadık” dediler. Temel sorunlarına ve günlük sorunlarına ilişkin taleplerini dile getirdiler.
(İstanbul/EVRENSEL)

BELGESELİN KONUSU
56 dakikalık Kağıt Hane adlı belgesel film, 2006’da çekildi. Filmin yönetmenliğini Belgin Cengiz ve Oğuz Karabeli üstlendi, müziğini ise Özgür Akgül yaptı. Film, İstanbul Kağıthane ilçesi Yahya Kemal Mahallesi’nde büyük apartman blokları arasında gecekondularında yaşayan Romanların evlerinin yıkılmasını ele alıyor. 1946’dan beri bu mahallede yaşayan Romanlara, belediye tarafından yapılan tebligatta evlerinin yıkılması gerektiği belirtilir. Tebligatla birlikte, her gün çekçek arabaları ile sabahın erken saatlerinde işe çıkan aileler kendi kültürleri ile barışık ve mutlu olan yaşamlarına artık bir endişe girer. Yıkıma karşı aileler, çözüm arayışlarına girer. Avukatların da devreye girmesine karşın belediye uzlaşmaz. Kağıt Hane belgeseli yaşanan bu gelişmeleri ele alıyor.

ROMANLARA SAHİP ÇIKMAK İNSANİ BİR DURUM

Manisa’nın Selendi ilçesinde Romanlara karşı gerçekleşen ırkçı saldırı konusunda neler söylemek istersiniz?
Kesinlikle yaşadıkları yerlere tekrar dönmelerini sağlamak gerekir. Devlet bu konuda gerekeni yapmalıdır. Devletin temel sorumlulukları arasında vatandaş olarak her kesimden insanla eşit ilişki kurmak ve hakların eşit mesafede savunulması ve korunmasını sağlamak yer almaktadır. Irkçılığı hoş görürseniz, tolere ederseniz, zayıfın değil, onu yok etmeye çalışan hakim yapıyı korursanız bu süreklilik kazanır. Bir hastalık haline gelir. Zaten son dönemler, “Kürt sorunu”, “Ermeni sorunu”, “Türk sorunu” vb. ile toplum olarak bir şizofreni durumu yaşıyoruz. Hepimizde az da olsa bir hastalıklı durum var. Malatya’da bir rahip 15 bıçak darbesiyle öldürülür, Manisa’da Romanların yaşadığı yerlere saldırılır. Zaten bunları daha önce yaşamıştık. Rumlara yönelik, Ermenilere yönelik yaşananlar var. Kürtlerin köyleri boşaltıldı.
Romanlar bin yılı geçen bir süredir bu coğrafyada yaşıyorlar ve yaşamak istiyorlar. Türk bayrağı ve dili ile bir dertleri yok zaten. Romanlara pozitif ayrımcılık yapılması gerekir. Zaten insan olan, zayıfın yanında olarak onu güçlendirmeyi seçer, bu tamamen insani bir durum.
ÖNCEKİ HABER

Diplomasiye farklı bir bakış

SONRAKİ HABER

Asansör boşluğuna düşüp hayatını kaybeden işçi saatler sonra bulundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa