19 Ocak 2010 00:00

Mendilimde kan sesleri

Yurtdışında yaşayan yazarlarımızdan Ömer Polat’ın Evrensel Basım Yayından çıkan yeni kitabının ismi ‘Adı Duman’. Üç küçük çocuğun bir köpek etrafında başlayıp gelişen dostluklarını anlatıyor.

Paylaş

Yurtdışında yaşayan yazarlarımızdan Ömer Polat’ın Evrensel Basım Yayından çıkan yeni kitabının ismi ‘Adı Duman’. Üç küçük çocuğun bir köpek etrafında başlayıp gelişen dostluklarını anlatıyor. Kitap babasının hastalığı yüzünden köpeğini satmak zorunda kalan Ali’yle onun arkadaşları Yusuf ve Güller’in köpeğin satılmaktan kurtarılması ve Ali’nin babasına gerekli ilaçların alınması için gösterdikleri çabayı ve bu sürede hem kendi aralarında hem de çevrelerindeki diğer insanlarla gelişen dostluklarını çok sıcak ve yalın bir dille anlatıyor. Hikayedeki Yusuf bugün ülkemizde binlercesine rastladığımız çalışmak zorunda olan çocuklardan birisi. Yani öykü gerçek bir hikayeden uyarlanmamış; gerçek binlerce hikayenin ızdırabını taşıyor bağrında. Yusuf ailesine destek olmak için annesinin haşladığı mısırları satıyor. Ama bir derdi var Yusuf’un. Kasabalarındaki sahilin yalnızca bir bölümünde satabiliyor mısırlarını çünkü diğer yerlere girmesi yasak. Kim mi yasaklamış. Kendi yaşıtı çocuklardan oluşan Dütdütçüler mafyası. Hikayenin başlarında araları kötü olan bu mafyaların durumu sonraları değişiyor. Ali’nin içine düştüğü zor durum bu mafyaları (yani çocukları) birbirlerine yaklaştırıyor kitabın sonunda dayanışma ve dostluk kazanıyor. İlk gençlik çağını yaşayanlara dostluğu ve sevgiyi anlatan bu güzel kitabı okurken televizyonda beliren haber ise mendil satan ve dilencilik yapan Bedreddin’den bahsediyordu. Haber bir reklamda söylenen “Bazı şeyler yalnızca kitaplarda olur” sözüne nazire yapıyordu adeta. Mendil satarken diğer çocukların bölgesine giren ve romandaki yaşıtı Yusuf kadar şanslı olamayan Bedreddin yaşıtları tarafından gördüğü işkence sonucu hayati tehlike altında yoğun bakımda yatmaktaydı. Yaşanan bu feci olayın ardından psikoloğundan avukatına sosyal hizmet uzmanından duygu taciri gazetecisine kadar bütün çok bilmiş zevat beyinlerimize hücuma başladı. Ağır işleyen adalet sistemimize tezat medyamız her zaman olduğu gibi suçluyu birkaç saat içinde tespit etmişti: Cani anne-babadan ve birkaç küçük çocuktan oluşan korkunç topluluk... Her şey ne kadar da temizdi, pir-ü paktı oysa. Sadece bu (ya da bunlara benzer) canilerdi toplumdaki tüm çürümenin, yoksulluğun ve şiddetin müsebbibleri. Yüce devletimizin temsilcisi Sosyal Hizmetler İl Müdürü anında gürledi: Aile hakkında hemen dava açacağız. Bilirkişi uzman psikolog ve aynı zamanda çocuk hakları savunucusu!? ardından buyurdu: Aileye müebbet hapis cezası verilmeli. Öyle ya bu insanları Adana’dan buraya göç ettiren işsizlik sorununu yaratan, 50 kişiyi tek göz evlerde yaşamaya mahkum eden, 26 yaşındaki annenin eline 5 çocuk verdiren sosyokültürel yapıyı besleyen, eğitimi paralı hale getirip çocukları okullardan koparan, köyleri kentleri yakıp insanları beş parasız metropollere göç ettiren, Edirne’den, Selendi’ye, Dolapdere’den JİTEM cinayetlerine sivil ve askeri şiddeti meşrulaştıran devletin, sermayenin onun hakim ideolojisi olan piyasa kapitalizminin, bir taraftan küçük Ali’nin durumuna üzülür gibi yapıp diğer taraftan olayın gerçek nedenlerini gizleyen aşağılık bir duygu sömürüsüyle insanların duygularını paraya tahvil etmeye çalışan medyanın bu işlerde hiç suçu yoktu. Birkaç aileye ibret-i alem olsun diye müebbet veriverildi mi bak bakalım bir daha kimse dileniyor muydu? Sokaklarda mendil satan çocuk kalıyor muydu? Bunlar birkaç kendini bilmezin (özellikle de Kürtlerin ve Çingenelerin) içlerinde çocuk sevgisi olmayan “cani” anne ve babaların suçuydu. Sorun çok basit olduğu için çözümü de işte bu kadar basitti.
Evet gözlerimizin içine baka baka olayların gerçek failleri, bu şiddet ve sefalet ortamını yaratanlar ve buradan beslenenler her zaman yapmaya çalıştıkları gibi koro halinde kurbanları ve mağdurları suçlu ilan ediyorlar. Ancak bütün bu saçma yalan propagandalara rağmen artık mızrak çuvala sığmıyor. Sığmıyor ama ne yazık ki hâlâ mızrağın sivri ucu emekçileri kesiyor ve ufacık çocuklar kapitalizmin yarattığı bu çirkef çukurunda saflıklarını, güzelliklerini ve yaşamlarını yitirmek zorunda kalıyorlar. Yeniden kitaba dönerek paranın yarattığı çirkef düzen yüzünden çocuk yaşta çalışmak zorunda kalan ve birbirlerine düşman edilen mısırcı Yusuf ve onun rakipleri Dütdütçüler mafyasının Ali’nin hasta babasını iyileştirmek ve Duman’ın satılmasını engellemek için nasıl el ele verdiklerini, kardeşliklerini ve dostluklarını pekiştirdiklerini içim sızlayarak buruk bir mutlulukla okuyorum. Ne diyordu reklam “Bazı şeyler yalnızca kitaplarda olur.” Kapitalizmin kitaplara hapsedip yalnızca orada kalmasını istediği kardeşliği, dostluğu, paylaşımı hayatın her alanına yaymak ve o minnacık ellerin kan bulaşmamış mendillere yalnızca mutluluk göz yaşlarını silmek için uzandığı bir ülke ve dünya için daha fazla mücadele etmek de biz emekçilere düşüyor. Bir bütün olarak Türk-Kürt her milliyetten emekçiler el ele vermediğimiz sürece kapitalizmin yarattığı bu vahşetlerden kurtulamayacağımızı bilmeliyiz. Ne diyordu Edip Cansever o güzel şiirinde: Gülmek bir halk gülebiliyorsa gülmektir…
BÜLENT KEPENEK Eğitim Sen İstanbul 1. Nolu Şube Yöneticisi
ÖNCEKİ HABER

Sizin paranız varsa, bizim de aslanlar gibi yüreğimiz var!

SONRAKİ HABER

ABD, Kuzey Kore'nin füze denemelerini görüşmek üzere BMGK'yi toplantıya çağırdı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa