20 Ocak 2010 05:00

Emek ve demokrasi güçlerindeki kırılmalar

Emek ve demokrasi güçleri, statükocu-ulusalcı yapılarla aynı kulvara düştüler. Müsaadenizle, amiyane bir tabirle “sürüsüne bereket”. Kulvardaşlaşmanın iradi olup olmadığı tartışılıyor.

Paylaş

Emek ve demokrasi güçleri, statükocu-ulusalcı yapılarla aynı kulvara düştüler. Müsaadenizle, amiyane bir tabirle “sürüsüne bereket”. Kulvardaşlaşmanın iradi olup olmadığı tartışılıyor. Ancak ağırlıklı düşünce, iradi olduğudur.
25 yılını meslek örgütü ve sendikalarda geçiren biri olarak, bunları yazmak içimi kanatıyor, öfkelendiriyor. Üstüne üstlük, emek güçlerine yönelik son yıllarda yazdığım ilkyazı olması nedeniyle de kahrediyor. Bir benzetme yapılırsa, içte irin toplayan apseye jilet atılması gibidir. Apseden fışkıran irin içteki organları zehirlemeden birileri tarafından şırıngayla çekilirse ne ala, çekilmez ise “takdiri ilahi”nin tecellisi diye sine-i toprağa çekilirim. “Her işte bir hayır var” diye bir deyim vardır. Son tahlilde, buna da inanan birisiyim.
Emek ve demokrasi güçlerinin mücadele hattında yaşananları görmezden gelmek, onlara yapılan en büyük “zulüm-zül” olacağını düşünüyorum. Gözleri, nazlı geline benzeyen gözkapaklarıyla perdelemenin bir anlamı var mı? Bence hayır, ayrıca faydası da yoktur. Kulak tıkamanın da yarar hanesine bir şey katacağını düşünmüyorum. Çünkü gün gelir kafamıza inen yumruk gözlerimizi köreltebilir, kulak zarımızı patlatabilir.
Emek alanındaki arkadaşlarım ve dostlarım, benim için, ayrıldıktan sonra emek alanına “tukaka” demeye başladı kabilinden bir yargıya varabilirler. Haksız olduklarını düşünüyorum. Çünkü o alanda iken de, hem statükoculuğa hem de “ideolojik” eksik yaklaşımlara gücüm oranında itiraz ettim. Bezen de feryat etmeye çalıştım.
Dostlarım ve arkadaşlarım da bilirler ki, kamu emekçileri sendikal hareketinin en önemli çıkış özelliği, statükoya, açlığa ve köleliğe yönelik bir çıkış idi. İnsani, sade, meşru ve anlaşılır bir durumdu. Memurlara ilginç gelmişti. Bu yalınlık içlerini ısıtmıştı. Enerji kazandırmıştı onlara.
Ve Türkiye’nin bu yeni sendikal anlayışı, doğru bir kulvarda yoluna devam etmişti. Büyüdü. Güçlendi. Bana göre ilk kırılma noktası da, geleneksel “özelleştirme karşıtlığı” politikasındaki ısrarda yaşandı. Özden çok şekli değerlendirmeler yapıldı. İdeolojik ezber eksenine oturtuldu karşıtlık.
Özelleştirme olgusu 1995-96 yıllarında, Türkiye’nin gündemine daha fazla girmeye başlamıştı. Ekonomik gündemin tepe noktasına çıkmıştı. Kamu Emekçileri Sendikal Hareketinin de onu gündemine taşıması doğaldı, gerekliydi. Bir tutum geliştirmeliydi.
Ancak özelleştirilen kuruluşların aslında kime hizmet ettiğini, devlet mülkiyetinin ne anlama geldiğini, devletin üretim araçları, üretim ve tüketim üzerindeki mülkiyetinin emekçilerin lehine olup olmadığını, devlet mülkiyeti üzerinde yaratılan rantların emekçilere ve halklara ne olarak geri döndüğünü, bunların devletin şiddet ve zoruna ne kadar hizmet ettiğini, siyasal ve sosyal alandaki özgürlüklerin ekonomik alandaki karşılığının nasıl olması gerektiğini, “ezberlerden azade” bir şekilde değerlendirmedi.
O dönemde, parçalı da olsa Kürt emekçiler farklı bir tutum geliştirmişti. Ben de, onların bir parçasıydım. Ve bizler daha kapsamlı değerlendirmeler yapmıştık diye düşünüyorum. Tevazuda bulunup, bu yönlü bir tutum belirlemede az emek koyduğumu ifade etmeyeceğim. Ancak örgütlülüklerin bir handikapı devreye girmişti. Düşünce değil sayı egemen olmuştu tutum belgesini belirlemede.
Ve sonuç, kamu emekçileri sendikal hareketinin özelleştirmeye karşı geliştirdiği tutum belgesi, güçlenemedi, barikat olamadı. Doğanın bir kanunu vardır; yanlışı kıramazsan yanlış seni kırar. Hayatın ve hayata dair olguların düz mantıkla yorumlanabileceği dönem kapanmıştı. Bize rağmen özelleştirmeler gerçekleştirildi. Ve yine bize rağmen “tellallık”la düz orantılı bir felaketin yaşanmadığını görüyorum.
Bugün daha algılayıcı bir gözle bakıyoruz galiba. Ve şunu görüyoruz. O gün ayakları yere basan ortak bir tutuma sahip olsaydık, bugün emekçilerin ve halkların kayıpları daha az olurdu.
Birinci kırılmayı ekonomik anlayışımızda, ikinci kırılmayı ise özgürlükler anlayışımızda yaşadık. Demokrasiden ve özgürlüklerden ne anladığımızı gösteren anlar-olaylar yaşamalıymışız. Ve 28 Şubat 1997 darbesi ile Refah Partisi’nin kapatılması (1998) “turnusol” oldu bizim için. KESK ve bağlı sendikaların çoğunluğu, reddedişlerini değil, memnuniyetsizlerini çok konulu basın açıklamalarının içine “utangaçça” yerleştirdikleri birer paragrafla geçiştirdiler. Hafızam yanıltmıyorsa, gözümden kaçmadıysa, genel merkez düzeyinde, sadece bu konuları işleyen basın açıklaması yapan birkaç sendikanın içinde yöneticisi olduğum Tarım-Gıda Sen de vardı. Eleştirdi, kınadı. Demokrasinin sadece kendisinin yaşayacağı bir resim olmadığını, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün herkesin hakkı olduğuna inanıyordu çünkü. Temel olan iki olguda kırılma yaşamıştık. Ve kırıldıkça yuvarlandık bayır aşağı.
Bir-iki örnek verdikten sonra yazıyı sonlandırmak istiyorum.
İki yıl önce, Milli Eğitim Bakanlığı bir uygulama başlatmak istedi. 10 bin öğrenci özel okullarda temel eğitim alacaktı. Gerekçesi de, yetersiz okul-derslik sayısı ve dersliklerdeki 60’lara varan öğrenci sayılarıydı. Giderler de devlet bütçesinden karşılanacaktı. Bu uygulamanın emekçiler için anlamı şuydu; çocukları eğitim olanağına kavuşacaktı, öğrenci sayısı az sınıflarda eğitim görecekti, bu eğitim için de giderleri olmayacaktı. KESK’e bağlı, emekçiden yana, en direngen, en eski, en güçlü sendika Eğitim Sen; bu uygulamanın hayata geçmemesi için yargı sürecini en kararlı bir biçimde takip etti, uygulamayı durdurdu. (Sınav ile ilgili davanın açılmış olması, özsel anlayışa helal getirmez.)
Varsılın çocuğu her koşulda eğitim olanağına kavuşuyor. Merak ediyorum. Binlerce yoksul çocuğuna ne oldu? Kaç bin tane emekçinin-yoksulun çocuğu okula gidemedi?
İnanın ki, Eğitim Sen’in “Özel okulların tümü cemaatçilerindir.. AKP yandaşlarına kaynak aktaracak… Çocuklarımız (!) şeriatçı, irticacı olacaktır….” mealindeki izahatları düşünce kapasitemi “mat” etmişti.
Bir diğer örnek. Yükseköğretim Genel Kurulu (YÖK), 21 Temmuz 2009 tarihinde yaptığı toplantıda; “Yükseköğretime girişte katsayı puanı uygulamasının kaldırılmasına ilişkin” bir karar almıştı. İstanbul Barosu iptal için Danıştay’da dava açtı. İstanbul Baro’sunun kamuoyuna da yansıyan, düşündürücü başka çabalarının da olduğunu hatırlamak gerekir. Karar iptal edildi. Kararın iptal edilmesi için, yine aynı sendikamızın “özgürlükçü, haklara saygıyı temel alan, eşitlikçi” bir duruşu gösterdiğini söyleyemiyorum. İptal kararından sonra yaptığı basın açıklamasında, belirtilen YÖK kararını “Üniversite sistemini gerici yönde kurması” olarak değerlendirmesi, başkaca bir izaha gerek duyulmayacak kadar; niyeti ve yaklaşımını açığa kavuşturuyordu.
Sormak lazım. İmam hatip liselerine özel bir hıncınız mı var?
Sormak lazım. Katsayı uygulaması diğer meslek liselerini de mağdur etmiyor mu?
Sormak lazım. İmam hatip liseleri ayrı tutulup diğer liseler için eşitlenme getirilseydi yine aynı yaklaşımı gösterir miydiniz?
Sormak lazım. AKP Hükümeti ve anlayışı bu uygulamaları getirdiği için mi karşı çıkıyorsunuz?
Sormak lazım. Bir inanca sahip olmak gericilik mi, sizin de bir ideolojik inancınız yok mu, bu da bir gericilik mi?
Sormak lazım. Ayakları yere basan alternatifiniz nedir?
Dostlar, eğer toplumun kendisi din hizmetlerini örgütlemeli, devlet elini eteğini bu alandan çekmeli, devlet sadece toplumun bu örgütlülüklerine destek olmalı, katkı sunmalıdır deseydiniz ve bunun mücadelesini de verseydiniz, inanın ki, bende bu soruları sormayı “zül” sayardım.
Sonuç olarak, “sol” ideolojiden etkilenen-beslenen birçok emek ve demokrasi örgütü, özgürlükler penceresinden bakmıyor, “düşmanlıklar” koridorunda yürüyor.
Bizleri sine-i statükonun kulvarına neler çekti? Kırılma ve yuvarlanmalar mı? Yoksa…
MİHDİ PERİNÇEK İnsan Hakları Savunucusu
ÖNCEKİ HABER

Hey Tekstil büyüdükçe büyüyor

SONRAKİ HABER

Altın Koza, Adana’nın sinema ruhunu yaşatacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa