23 Ocak 2010 00:00

‘Emek ve demokrasi güçlerindeki kırılma’ üzerine

20 Ocak 2010’da Evrensel gazetesinin görüş köşesinde Mihdi Perinçek’in bir yazısı yayımlandı.

Paylaş

20 Ocak 2010’da Evrensel gazetesinin görüş köşesinde Mihdi Perinçek’in bir yazısı yayımlandı. Bu çok iddialı yazıyı aynı süreci yaşayan biri olarak değerlendirmek istiyorum.
Giriş bölümünde “Emek ve demokrasi güçleri statükocu, ulusalcı yapılarla aynı kulvara düştüler” diye başlayan yazar sonunda, “Sol ideolojilerden etkilenen-beslenen bir çok emek ve demokrasi güçleri özgürlükler penceresinden bakmıyor” diyerek iddiasını birazcık da olsa daraltıyor-sınırlıyor. Yoksa tüm emek ve demokrasi güçleri aynı kulvara girmiş olsa idi, kendisi o köşeyi bulup yazısını emek ve demokrasi güçleriyle paylaşamazdı.
Doğrudur, “Küreselleşme” adı altında yeniden yapılanmalar bir çok güçleri şaşkına uğratmıştır. Bu güçlerin içinde en fazla etkilenenler de sermayenin-emperyalizmin tahlilini doğru yapamayan ve kendisini “Yeniden yapılanıyoruz” diyerek ortaya çıkartan (sol) yaklaşımlar oldu.
Mihdi Perinçek arkadaşı İzmir’den tanırım. Birçok alanda birlikte mücadelemiz oldu. Kamu emekçilerinin örgütlenmesinde ve mücadelesinde emeği küçümsenemez. Ama bu süreç ortaklaşa yaşandı. Her anlayışın az ya da çok süreçle ve gelinen yerde payı vardır.
“Kamu emekçilerinin çıkışı, statükoya, açlığa ve köleliğe yönelik bir çıkışla” birlikte eşitlik ve özgürlük istemleri de önde idi. Bu çıkış sendikalarımızı 1995’lere kadar büyümeden önce etkinleştirdi. Daha sonraları ise, büyüdü fakat etkinliği azalmaya başladı. Şimdi ise ikisi de aşağı yönlüdür.
Yazar, “İlk kırılma noktası da geleneksel özelleştirme karşıtlığı politikasındaki ısrarda yaşandı. Özden çok şekli değerlendirmeler yapıldı, ancak özelleştirilen kurumların aslında kime hizmet ettiğini, devlet mülkiyetinin ne anlama geldiğini, devletin üretim ve tüketim üzerindeki mülkiyetinin emekçilerin lehine olup olmadığını… ezberlerden azade bir şekilde değerlendiremedi” diyor. Arkasından, “Kürt emekçileri farklı bir tutum geliştirmişlerdi. Ben de onların bir parçasıyım” diyerek kendini ve anlayışını ayırıyor. Ancak bu ayrımın o süreç için ne olması gerektiğini net koymuyor. Yani özelleştirmelere karşı çıkmak doğru mu, yanlış mı? Özelleştirme sadece bir el değiştirme mi? Devletin elinde olan üretim ve hizmet alanları hep halka karşı kullanılan kurumlar mıdır? Emekçiler örgütlenip mücadele ettiği dönemlerde bunlardan yaralanmamışlar mıdır?
Bugün daha açık gözüküyor ki; özeleştirmeye karşı mücadele, emekçilerin kazandığı ekonomik ve sosyal haklarının korunması ve geliştirilmesi mücadelesidir. Farklı yaklaşımla, son TEKEL işçilerinin ve sağlık emekçilerinin direnişlerine bir anlam veremeyiz.
Evet KESK içinde bazı anlayışlar, “Küreselleşme” adı altında ileriye sürülen cilalı ve içi boşaltılmış sözleri kavrayamamışlardır. Sendikaları “sivil toplum kuruluşu” olarak değerlendirenler “küreselleşme” adı altında yürütülen “yeniden yapılanma” çalışmalarının bir saldırı olduğunu anlayamamışlardır. TKY (Toplam Kalite Yönetimi) bu saldırılardan biridir ve önemlisidir. Çünkü kazanılmış her yapıyı bozan bir özelliğe sahiptir. Bunu KESK içindeki birçok sendikacı savunur durumda olmuştur. Bu gün de birçok sendikalı TKY’nin elemanı durumuna gelmiştir.
MAİ, MİGA, GATS gibi anlaşmaları sendikalarımız ve bazı anlayışlar sonradan anlamışlardır. Tabi bunun nedeni, öncelikle sınıfsal bakış açısından uzak olmalarıdır. Ben bunu Eğitim Sen’in merkezi eğitimcisi olduğum 1996-2002 dönemlerinde çok daha açık yaşadım. Kürt emekçilerinden birçok arkadaş da bu yaklaşımın dışında değildi.
Özelleştirmeler bir el değiştirme değildir. Yıllardır emekçilerin mücadeleleri ile kazandığı ekonomik, sosyal ve kültürel hakların ellerinden alınmasına yönelik bir saldırır.
Yazar, kırılmanın iki alanda, birincisinin ekonomik, ikincisinin ise özgürlükler anlayışında olduğunu söylüyor ve “28 Şubat 1997 darbesi ve Refah Partisi’nin kapatılması (1998) turnusol oldu” diyor. Mihdi arkadaş, bu kırılma değil ki, bu yaklaşım, 1980’den sonra hızlanan “Devletin yeniden yapılanması”nın bazı anlayışlar tarafından yeterince anlaşılamamasının son yansımasıdır.
Yazar bir-iki örnek vererek kendi yaklaşımını biraz netleştiriyor.
İki yıl önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın 10 bin yoksul öğrencinin özel okullarda okutulmasında Eğitim Sen’in çıkışını yanlış buluyor. “Varsılın çocuğu her yerde okuyor” diyerek, “Yoksulun çocuğu da özel okullarda okusa ne olurdu?” demek istiyor. Özelleştirmeyi bir el değiştirme olarak görmenin geldiği yere güzel bir örnek bu yaklaşım. Neden devlet kendi okullarına sahip çıkmıyor da bizlerin vergilerini yandaşlarına-sermayeye peşkeş çekiyor? Üstelik yoksulun çocuklarını kullanarak.
Bir diğer örnek, YÖK’ün getirdiği katsayıdır. Eğitim Sen, YÖK’e bugün değil, kurulduğundan bu yana karşıdır. Ama bazıları düne karşı, bugüne karşı olmayabilir. YÖK’ün yaptığı her şey sisteme hizmet etmektedir. Kuruluş amacı da budur. Bugün de getirdiği sistem sorunu çözücü değil, daha da çetrefilli hale getirmektedir. Sorun aslında sınav sistemidir. Sorun devlet anlayışıdır. Sorun kapitalizmdir. Baz alınacak esas değerlendirme budur, Mihdi arkadaş.
Yazar, “sormak lazım” diye altı tane soru soruyor.
Cevaplamak lazım. İmam hatiplere özel bir hıncımız yok. İmam hatip anlayışına var.
Cevaplamak lazım. Katsayı sisteminin öncesi de sonrası da yanlış. Müfredatları farklı okulların aynı sınava girmesi, aynı değerlendirilmesi doğru değil. Bu sınav sistemi kaldırılmalıdır.
Cevaplamak lazım. Bir inanca, bir ideolojiye sahip olmak gericilik değil. Gericiliği ve ilericiliği belirleyen sınıfsal bakış açısının muhtevasıdır.
Sonuç olarak, şu görüşüne katılıyorum. Devlet dinden elini çekmelidir.
Son soruna da katılıyorum. Sevgili Mihdi arkadaş, “Bizleri(!) sine-i statükonun kulvarına neler çekti?” Kırılma ve yuvarlanmalar mı yoksa…
ORHAN YÜCE ÖVDER İzmir Şube Başkanı
ÖNCEKİ HABER

Esnaf valiliği yalanladı

SONRAKİ HABER

Asansör boşluğuna düşüp hayatını kaybeden işçi saatler sonra bulundu

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa