25 Ocak 2010 00:00

İzmirli kadınların kaleminden

Kadının öyküsü, kadınlığın öyküsü; kimi zaman anlatmaya yürek dayanmaz, kimi zaman da söyledikleri yetmez satırların… Kadın varsa önce sevgi, güzellik, türlü acı, kaçınılmaz aşk da vardır

Paylaş

Kadının öyküsü, kadınlığın öyküsü; kimi zaman anlatmaya yürek dayanmaz, kimi zaman da söyledikleri yetmez satırların… Kadın varsa önce sevgi, güzellik, türlü acı, kaçınılmaz aşk da vardır. Bölgesel, ekonomik, sosyal, cinsel, aklınıza gelen ne kadar eşitsizlik varsa kadına iki katı desek başımız ağrımaz. Hal böyle olunca kadın eliyle şehirlerin içinden geçen öyküler daha bir anlam kazanıyor. Kadın yazarlarımız, Sel Yayınevi’nden 2009 Kasım’ında çıkan 4 kitaptan oluşan seri ile, anılarıyla gözlemlerini kentlerin tadı ile buluşturdu; hem kadının hem de kadın algılayışı ile yaşamın öyküsünü yazdı. ‘Kadın Öykülerinde İstanbul’, Ankara, Karadeniz ve son olarak İzmir... Her birini farklı kadın yazarlarımızın derlediği dörtlemenin İzmir kısmı üzerine, derleyicisi Yasemin Yazıcı ile söyleştik. Eh, iki kadın kafa kafaya verince de sözün ucunu biraz kaçırdık.
Anne tarafından birkaç kuşak Karşıyakalı olan Yazıcı, aslen Girit göçmeni. Üniversite eğitimi için terk ettiği İzmir’in geçirdiği değişimi oldukça yoğun hissetmiş. Ve yirmi iki kadın yazarı, “denizin, tarihin, aşkın kenti” İzmir için bir araya getirmiş.
KADIN ÖYKÜLERİNDE AKDENİZ, DOĞU YOLDA!
“Kadın Öykülerinde İstanbul, Ankara ve Karadeniz’den sonra kadın yazarlarımız bu kez İzmir’den selam yolluyorlar.” Kitabın arka kapağındaki bu alıntıyla “Kadın Öyküleri” dörtlemesinin nasıl ortaya çıktığını sormak istiyorum...
Kadın Öykülerinde Kentler dizisi Sel Yayınları’nın bir projesi. İzmir’le birlikte dördüncü kitap oldu. Şimdilerde Kadın Öykülerinde Avrupa hazırlanıyor. Sanıyorum ardından Doğu öyküleri ve Akdeniz öyküleri gelecek. Bence bütünüyle ilginç ve anlamlı bir proje… Özellikle farklı bölgeler üzerinden, hem kentlerin hem de kadın edebiyatının bir panoramasını oluşturması bakımından önemli bir bütünsel çalışma. İzmir için öneri getirdiklerinde, uzun zamandır İzmir’den uzakta yaşadığımdan biraz kaygılıydım. Çoğu yeni yazarı tanımıyordum… Her projede olduğu gibi türlü inişler çıkışlar sonrasında dizinin editörü Selma Sancı’yla karar verip yola çıktık. Daha sonra Şükran Yücel’in değerli katkıları oldu. Yazarlara ulaşıp davet ettik. Yaklaşık bir yıl süren yazışmaların sonunda kitap yayınlandı.
Kitabı derlerken hangi yazarın hangi öyküsüne yer vereceğinize nasıl karar verdiniz?
En eski yazarlardan günümüz yazarlarına doğru açılan bir zaman diliminde bütünü yakalamak istedim. Önsözde yazdığım gibi, ne yazık ki eski kuşak İzmirli kadın yazarların olmaması gerçekten boşluk yarattı. Ancak yeni yazarların eski dönemleri anlatan öyküleri yer aldı seçkide… Böylece önemli olduğunu düşündüğümüz bir eksikliği farklı bir biçimde biraz olsun tamamlamış olduk.
Kadın Öykülerinde İzmir’in yazarları arasında hâlâ İzmir’de yaşayanlar olduğu gibi, yaşamının bir döneminde İzmir’de bulunmuş olanlar da var. Yani şehri öyle kıyısından değil, tarihi ve dokusuyla benimsemiş ellerden çıkmış gibi öyküler. Siz de seçkiyi hazırlarken bunu öngörmüş gibisiniz...
Evet, öykülerin bütününde önemsediğim temel ölçüt, seçkinin kentin dokusuna değen öykülerden oluşmasıydı. Tarihsel süreçler, coğrafi özellikler, yaşam kültürü gibi önce kent algısını oluşturacak temellendirmeler, başlıca vazgeçilmezlerimiz oldu. Sonuçta bu öyküler bir kent için derlenmişti… İnsan ilişkilerindeki özgünlük, semtler arası sosyoekonomik bağlar, iklim vb. tümüyle yazın alanımız içinde oldu. Çoğunluk İzmirli yazarlardı. İzmir’e gönül veren yazarların öyküleri de farklı tamlamalar getirdi seçkiye.
“İZMİRLİLERİN DE ASFALYASI ATABİLİR”
Ege’de, ilk adımları İzmir’de atılan, son zamanlarda başta Kürt ve Roman vatandaşlara karşı yükselen linç tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ben hâlâ İzmir, etnik kökenli ayrımlarla kendini tanımlayacak son kenttir diye düşünüyorum. Ancak İzmir’in siyasal yetkeye karşı duruşu başına türlü çoraplar örülmesine de yol açıyor, açacaktır da. Son yerel seçimlerde iktidarın kaybettiği en önemli yerler, Güneydoğu ve yine İzmir’dir. Bu iki farklı oluşumu birbirine doğru çatışmaya itmek, tarih içinde çok kullanılan bir taktik. Kürt Açılımı ve bunun faturasının İzmir’e kesilmesi gerçekten tehlikeli oyunlar… Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir gibi, İzmirlilerin de asfalyası atabilir bir gün.
Kitapta sizin de bir öykünüz var: “İzmir’in Gözlerinde Hüzün, Ege’nin Kalbinde Aşk...” Kendi öykünüzden biraz bahseder misiniz?
Aşk, her zaman duygu ve düşüncelerimizi anlatabileceğimiz verimli bir tema. İzmir benim için de dişi kent; daha duyarlı, hüzünlü, şiirli, içine dönük bir kent. İstemezseniz kendini göstermekten hoşlanmayan, alçakgönüllü bir duruşu var benim algımda. Ege de onu sarıp sarmalamış, duygusal, heyecanlı, kimi zaman hırçın, kimi zaman çok coşkulu… Bu iki karakter arasında imkansız bir aşk var, antik çağlardan günümüze dek süren acıklı bir kavuşamama halindeler sanki. Bilmiyorum, böyle bir metaforla anlatmak bana uygun geldi.
Ege kadını nasıl bir kadındır sizce?
İzmirli kadınlar Ege’nin bir parçası. Egeli kadın, sanırım Batı Akdeniz kadınlarıyla özdeş bir kadın. Biraz rahatına düşkün; eğlenmeyi, gezmeyi, şıklığı seven, kendi hayatını önceleyen, üzüntülerini şarkılar söyleyerek dağıtan bir kadın… Doğulu bir topluma göre çıplaklık algıları bile çok farklı. Bunda iklimin etkisi var denilse de, bence pek yok… Bu amazon ruhlu kent, erkeklerin kadın algılarını da değiştiriyor ister istemez.
Dediğiniz gibi, özgürlüklerin kenti diye anılagelmiş bu kentte kadın sanki ayağı çıplak toprağa basıyor. Çok daha rahat, özgüvenli. Bunu neye bağlıyorsunuz, bu atmosferin dağılmasından kaygılanıyor musunuz?
Hem de çok kaygılanıyorum. Kadını özgür kılmak ‘git çalış’ komutuyla olmaz. Kadın kendi başına yetecek kadar kazanamıyor ki, ayakları üzerinde dursun. Erkek de aynı durumda. İki çıplak bir hamam durumu… Otuz yıldır süren iç savaş, aynı yurdun çocukları arasında bir kan davasına dönüştü. Bu hepimiz için bir kaostur.
(İzmir/EVRENSEL)

“KİMSENİN KİMSEYE EL UZATAMAMASI BİR TRAJEDİ”
İzmir’de geçmişte farklı kültürler iç içe geçmiş. Rum, Ermeni, Frenk, Bulgar, Arnavut, Rebet…sonrası mübadele, savaşlar, zorunlu göçler vb... Bir zamanlar farklı halklara, farklı inançlara, yoksullara yurt olmuş, onlarla sarmaş dolaş dostça bir yaşam sürdürmüş bu şehir…
Tabii benim anımsadığım ‘60’lı, ‘70’li yıllar. İzmir’in artık Türkleştiği dönemler ve o dönemde bile İzmir, Batılı bir kent görünümünü yitirmemiş. Çünkü Kurtuluş Savaşı sonrası mübadeleyle çoğunlukla yine Batılı Müslüman göçmenler getirilmiş. Onlar da İzmir’in eski yaşam tarzına yabancı değildiler. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanma hareketlerine doğal olarak uyum sağladılar. Bu çok önemli. Bence İzmir’i öteki illerden ayrı kılan, bu Batılı yaşam tarzına duyulan bağlılık. Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra güçlendirilen milliyetçilik hareketleri, aslında savaşa katılanlar da Müslüman olsalar bile çok kimlikliydi. Avrupalıların önyargısına göre ise her Osmanlı Türktü. Bizse yüzyıllarca çok kimlikli bir toplum olarak yaşamıştık. İmparatorluk çökerken uç uca duran güç dengeleri de bozuldu. Bir devlet çökerken ortaya çıkan acılar, yeni bir devlet kurulurken de sürer. Böylesi hüzünlü insanların kederi var İzmir’in geçmişinde. Bu kederin kaynağı da savaştır: Bir zamanlar birbiriyle dost olan, iş yapan, birbirlerine aşık olan insanların sıradan hayatlarında hızla birbirine alt kimlikler üzerinden düşmanlaştırılması…ya da düşman güçler karşısında insanların dinsel anlamda taraflaşması…ortak bir yurtta kimsenin kimseye elini uzatamaması, bir trajedidir gerçekten.


DEĞİŞİYOR AMA NASIL?

Ben sonradan İzmirli olmuş biri olarak, özellikle bu şehrin geçmişine yolculuk etmeyi pek seviyorum. İzmir, tarihsel olarak zengin kültürlü ve çok yaşanılası bir şehir gibi gülümsüyor insana. O tat bu kitapta da var. Bugün aynı şehirden söz edilebilir mi?
Aynı olması eşyanın tabiatına aykırı. Elbette değişecek… Ama nasıl?.. Ben İzmir’den ayrılalı uzun yıllar oldu. Önce sık aralıklarla gelip gittim, sonradan kendi özel koşullarım nedeniyle çok seyrekleşti. Ayrıldığım İzmir, orada yaşayıp değişimlerine tanık olmadığım için bana biraz yabancı geliyor. Çoğu zaman yeni sokaklarında, tümüyle yüz değiştirmiş eski mahallelerinde kayboluyorum… Doğduğunuz kente bu kadar yabancılaşmak üzüntü verici gerçekten. Çoğu İzmirli arkadaşım bu değişimden hoşnut, tabii onlar değişimin bir parçası oldular burada yaşarken. Yine de daha denetimli imar planları olabilirdi… Osmanlı döneminden beri İzmir, çoktan Batı ile ilişkiye geçmiş önemli bir ticaret kentiydi. Tüm kimliklerin üstünde en önemlisi bu ticari kimlikti. Biraz da bugünün New York’u gibi, İzmir’de de farklı milletten insanlar kendi mahallerini kurarak, ortak işlerde çalışıp bir arada yaşıyorlardı. İzmir’in eski fotoğraflarına bakıldığında, o dönemdeki Avrupa’nın Akdeniz kentlerinden hiç farkı yok. İzmir, yüzünü hep Batı’ya dönmüş bir kent.
Ayşen Güven
ÖNCEKİ HABER

SES’ten TEKEL işçilerine kültür sanat ödülü

SONRAKİ HABER

Bingöl'deki madencilik projesine Danıştay "dur" dedi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa