24 Ocak 2010 00:00

Kadraj

Çağımız imaj çağıdır!.’ Bu cümleyi duymayan kalmamıştır herhalde. Diğer bir deyişle görüntü çağı.

Paylaş

Çağımız imaj çağıdır!.’ Bu cümleyi duymayan kalmamıştır herhalde. Diğer bir deyişle görüntü çağı. Türkiye en son İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti oluşunun görüntüsel şaşalığına, görüntü illüzyonuna tanık oldu. Pop müzikli, Arabeskli, Tasavvuf ve Mevlevi müzikle soslandırılan teknolojik ışıklı dans ve balon gösterileri. Sonuç: Para ve teknolojinin kullanımının kültür adına sunuluşu. Yedi tepeli şehirmiş İstanbul hem de dinlerin buluştuğu kardeşliğin olduğu bir şehir. Öyle sunuyordu Sütlüce’den sunucular.
Tasavvuf ve Mevlevilik vardı ama Ermenice, Rumca, Kürtçe, Lazca müzikler yoktu.
Ve tabii ki toplumun sınıfsal konumlanışına göre yapılan dağılım dikkat çekiyordu. Merkezden çevreye doğru da bu seçim kendini gösteriyordu. Taksim dururken Bağcılar’da Tarkan neden konser versin değil mi?
AYNI SAATLERDE TEKEL’DE
Aynı saatlerde Tekel işçileri Ankara’da sokaklarda direniyorlardı. Bir yanda emek ve ekmek mücadelesi diğer tarafta şaşaanın kültür illüzyonu. Ama bir şey unutuluyordu. Gösteri ve şaşanın aydınlığı bir anlıktır ve anlık olan geçicidir. Tıpkı çığlık çığlığa sunulan havai fişekli gürültülü görüntüler gibi. Haliçi havai fişekleri ile aydınlattılar ama sonra yine karanlığa gömüldü.
Günlük hayatımızda yavaş yavaş bilincimizi yitirmemize yol açan devasa işitsel ve görsel bombardımanlarını zaman zaman sıçratmayı uygun görüyorlar. Çağımızda imaj/görüntü dünyasını, kapitalistlerin sunduğu gözlüğün ardından bakarak görmeye çalışıyoruz. Çünkü bu dünyanın imajını onlar yaratıyor. Gerçeği istedikleri gibi gösteriyorlar. Bunları haber olarak, bunları çok ciddi işler/ konular olarak, bunları sanat ve kültür olarak yapıyorlar. Bunlar ideoloik yapılanmalarının gereğidir. Sınıfsal çıkarlarına uygun olan ne varsa imajlarını ona göre hazırlıyorlar.
Bugün insanlar, görselliğin anlık algılama gücüyle etkileniyor. Yıllar önce böyle değildi. Broşürler ve kitaplar önemliydi. Öyle bir hale geldi ki okunacak kitap bile görsel reklama ihtiyaç duyuyor. Başınızı sokağa çıkartın ve bakın. Her yer hareketli ve hareketsiz her nesne ayaklı bir reklam ve de iletişim aracı. Eskiden belediye otobüslerinde yalnızca belediyelerin ismi ve kurumsal renkleri olurdu. Şimdi parayı verenin düdüğü çaldığı reklam araçları halindeler. Duvarlarda devasa büyüklükte fotoğraflar bize sırıtıyor. Cep telefonlarından kamusal alanlara hep bu kuşatılmışlık içindeyiz. Tüm bunların içinde işçiden emekçiden yana ne var? Hiç. Sabah evden çıkan işçi arkadaş tüm bu görsel kirlilik içinden geçerek işine gidiyor. Okula gitmek için evden çıkan genç aynı şekilde, Gezmeye giden insanlar aynı şekilde. Ancak varoşların sokaklarında ve popüler kültürün olduğu Beyoğlu gibi yerlerde ara sokaklarda Afiş ve Graffitilere rastlıyoruz. Yani aynı kentte yaşayıp iktidarın sokağında yürüyoruz, iktidarın otobüsüne biniyoruz. İktidarın görüntüsü ile yatıp kalkıyoruz.
BİR HAYAL KURALIM
Bizlerin sahip olduğu neler var? Büyük küçük içinde oturduğumuz binalarımız var. En azından emek örgütlerinin ki en başta sendikaların binaları. Araçlarımız var. Otobüslerimiz, minibüslerimiz var. Küçük de olsalar iş yerlerimiz var. Başka ne var? insan gücümüz var. Sanatçılarımız var, yaratıcı reklamcılarımız var. Şimdi bunları birleştirmek kalıyor.
Nasıl mı?
Diyelim TEKEL İşçilerinin direnişleri. Sınıfın ayakta olduğu ve her kesimin bir şeyler yapmaya çalıştığı dönemdeyiz. Öncesinde başlayan ve hâlâ süren İzmir KENT AŞ işçilerinin direnişi. Ankara dışına bu direnişler nasıl taşınır? Kampanya yapılır. Öyle alışılmış imza kampanyaları ile basın açıklamaları ile değil. Bizim gerçeklerimizi yansıtan fotoğrafların yukarıda saydığım mütevazi olanaklarımızda kullanılmasıyla işe başlanabilir. Sendika binalarımızı düşünün cepheleri boylu boyunca grafik bir düzenleme ile sunulmuş fotoğraflarla kaplanmış. Sahip olduğumuz araçlar servis araçları aynı şekilde giydirilmiş. Sahip olduğumuz sergilerİ refleks geliştiren bir hızlılıkla gerçekleştirebilsek. Acaba etkili olamaz mıyız? Burjuvazinin görmezden gelip geçtiği gerçekleri sürekli kendi sahip olduğumuz olanaklarla göstermeye çalışsak.
Bu konuda biraz örgütlerimizi zorlasak, en azından pilot uygulamalar başlatsak kısa sürede etkisini göreceğimizi düşünüyorum. TUZLA’da öldürülen işçilerle ya da SİLİKOZİS işçilerinin bu şekilde toplumun dikkatini çekecek çalışmalarla sunulması sayfalarca yazmamıza, paneller ve sempozyumlarla yaptığımız etkinliklerden daha fazla etkili olacağını söylüyorum. Ankara’da AFSAD, TEKEL direnişiyle ilgili bir fotoğraf sergisi düzenlemiş. İyi de etmiş.
Peki bu sergiyi diğer şehirlere taşımak bu kadar zor mu? Bir sendikanın bu sergiyi branda baskılı uygun gezici sergi haline getirmesi bu kadar mı zor? Bence değil. Bu işi bilen biri olarak söylüyorum. Hiç de zor değil. Örneğin bu sergiyi Büyük fabrikaların önünde açalım. Tuzla meydanında açalım birer gün sergileyerek dolaştıralım. Nişantaşı’na sokakta açalım. Yoksa zaten direnişin ortasındaki direnişçilere ve onlara desteğe gelenlere bu sergiyi açmanın yararı olmaz. Nişantaşı veya Beyoğlu’nda lüks kafesinde günün moda filmini izleme saatini bekleyenlerin gözüne sokmamız gerekmiyor mu? İşte tam da Avrupa’nın başkentinde bu gerçekleri sunmamızın zamanıdır. Tersini de yapmamız gerekiyor. Burjuvaların yaşamlarından mekanlarından kareleri direnişlerin olduğu bölgelerde sergilememiz gerekiyor. Direnişçilere “siz burada direnirken onların dünyası bu” diyebilmeliyiz. Bunlar fotoğrafçıların ya da sanatçıların güçlerinin üzerinde işlerdir. Bunları organize edecek başta sendikalar olmak üzere emek örgütleridir. Bu örgütler çağrıda bulunacak fotoğrafçılar ve sanatçılar bu çağrıya ses vereceklerdir. Yine pratikte redfotoğraf bunu küçük bir uygulama olarak göstermiştir.
Kendi gerçekliğimizin imajını oluşturmamız ve burjuvazinin gözüne sokmamız gerekiyor. Hem de onların araçlarıyla. İşçi sınıfının moral motivasyonunu yükseltmek ve görüntünün sağladığı algılama ve düşünme kanallarını geliştirme adına. Ne diyorsunuz imkansız mı?
Özcan Yaman
ÖNCEKİ HABER

KİRVEME MEKTUPLAR

SONRAKİ HABER

Mobilya fabrikasında çalışan İşçi Erol Karaş’ın sol kolu makineye sıkıştı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa