24 Ocak 2010 05:00

Söz ola torba dola

Hürriyet’ten Hadi Uluengin’in, ulusal sözcüğü üzerinden Cumhuriyet gazetesine yaptığı göndermesine Birgün’den Barış İnce’nin getirdiği eleştiriye ben de ...

Paylaş

Hürriyet’ten Hadi Uluengin’in, ulusal sözcüğü üzerinden Cumhuriyet gazetesine yaptığı göndermesine Birgün’den Barış İnce’nin getirdiği eleştiriye ben de uzaktan bir uzun havayla katılırken bambaşka bir ulusal konuyu daha düşünüyordum aslında. Sürekli de yiyip bitiriyordu beni yazmam için; ama yazamıyordum bir türlü. Yerim yetmeyecekti. Başka bir güne kalması gerekiyordu. Kaldı da nitekim. O gün bugün işte. Daha önce yazmış olsam bile yine değinmem gerekiyordu bu konuya. Nasıl olsa girdik bir ulusal işe.
Ulusal sözcüğü üzerinden ulusalcılık engin ve ulu bir biçimde ince ince tartışılırken; ben de ayaktopu alanında sabah akşam, ulusal marş söylemekle ne denli ne olduğumuzu düşünüyordum derin derin. Bilindiği gibi ülke sınırları içinde top koşturulan her yeşil alanda her karşılaşma öncesinde kimilerine göre ulusal, kimilerine göre milli; kimilerine göre de istiklal marşı söylenir hep bir ağızdan. Bir karşı duruş olarak başlayan ve izleyicilerce her ağızdan ayrı söylenen marşın hep bir ağızdan olmasını sağlayabilmek için ayaktopunun en üst kurumu milliyetçi bir biçimde olaya el koymuş ve hazırlanmış bant önderliğine marşın okunmasına ön ayak olarak başı bozukluğu gidermiştir.
Günü kurtarmak, olası tepkilerden korkmak yerine ulusal marşı koruma altına almasını ve böyle ulu orta okunmasının önüne geçmesini beklerdim doğrusu. Ulusal marşla başlanan her karşılaşmada onun bunun anasına, avradına, kızına, kızanına topluca sarkılmakta; çayır çimen spor alanı olmaktan çok sapıklık alanı olarak kullanılmaktadır. Yeşil alana inme uyarıları bile vardır bu sapıklığın ve sapkınlığın içinde. Bütün bunların öncesinde ulusal marşın okunması ulusalcıları, milliyetçileri, Türkçüleri gururlandırıyor mu bilemiyorum.
O alan senin, bu salon benim her tür spor etkinliklerine koşturup duran biri değilim. Cicili bicili kanallarım da yok. Herkese açık iletişim organlarından edindiğim bilgiye göre ayaktopu karşılaşmalarının dışındaki spor etkinliklerinde böylesi bir gösteri yok. Olmaması da güzel yani. Eskitiliyor marş. Dirliğine çoktan girdiğimiz, birliğine girmek için de yırtınıp durduğumuz Avrupa’nın dört bir yerinde de yok böyle bir durum. Oradan; oranın da ötesinden bin bir çeşit para dökerek getirilen oyunculara sabah akşam marşımızı dinletmek garip geliyor bana. Onlara da büyük olasılıkla. Kim bilir, belki de İspanya’nın gol kralı, her karşılaşma öncesi sözlerini anlamadığı, ne anlama geldiğini de bilmediği bir müziğin etkisiyle gol yollarında etkisiz kalmakta, acıların çocuğu görüntüsüne bürünmektedir. Ulusal marşın ulusal düttürü gibi kullanılması ve buna ön ayak olanların da ulusalcı, milliyetçi, Türkçü olmaları gerçekten düşündürücü.
Ayaktopunun en üst kurumu karşılaşmaların yayın hakkını, birilerini çok sevindirecek bir eder karşılığı sattı. Ağızları sulandıran bu gelirin vatandaşın üzerine ne oranda yük getireceği düşünülmüyor kuşkusuz. Bu paraya konanlar üstyapıdan fırsat bulup altyapıya, diğer spor dallarına, amatör sporlara nasıl olsa yatırım yapmayacaklar; ama belki her oyun alanı için kırk elli kişilik büyük bir koro oluştururlar ve ulusal, bölgesel, kentsel, kırsal, yerel her tür marşın canlı sunulmasına olanak sağlarlar umarım. Hem yeşil alanlara canlı ve değişik bir gösteri gelmiş olur; hem de onlarca, yüzlerce işsize iş sağlanmış olur. Böylece zamanı geldiğinde işten çıkartılacak birileri de hazır edilmiş olur.
Düşünsenize bir yanda, her karşılaşma öncesi ulusal marşı topluca söyletecek; ama bir yandan da ulusal para birimini bırakarak Amerikan dolarına dayalı açık artırma yapacak denli karmaşık duygular içinde olan bir kurum var bu ülkede. Bir yanda ayaktopu pazarından dolarlar kazananlar, öbür yanda TEKEL işçilerinin direnişi var. Belki de bu tür çelişkilerdir bu ülkenin yalnız ve güzel(!) olmasını sağlayan. Umarım, TEKEL işçileri, Başbakan’ın sözüne bakıp en az üç çocuk yapmamışlardır da yoksulluklarının boyutunu büyütmemişlerdir.
TEKEL işçilerinin direnişlerinde başarılı olmalarını diliyorum. Ama bence çözümü Türk-İş’te; hele de hükümette değil Futbol Federasyonu’nda arasınlar. Çünkü ortada yayın haklarından küme düşen takıma verilecek on bir milyon dolar gibi bir para ve bir de küme düşen takım var. TEKEL’in tüm işçileri birleşip o takımı alıverseler düzlüğe çıkarlar; hem de Başbakan’ın da, bakanların da, bakamayanların da eline bakmaktan kurtarırlar kendilerini. Üstelik onları 4-c kapsamına sokmuş olurlar. Askere gitmemek için otuzundan sonra topçu olmaya kalkan milliyetçileri de görünce…
Bu ülke uygun bundan başka bir çözüm düşünemiyor insan... Bağışlana…
Üstün Yıldırım
ÖNCEKİ HABER

ARA SIRA

SONRAKİ HABER

Ezîdî kadınlar: Kendi topraklarımızda özgür yaşamak istiyoruz

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa