24 Ocak 2010 00:00

ARA SIRA

Geride bıraktığımız haftadan 3 enstantaneyi yorumlamaya çalışacağım.

Paylaş

Geride bıraktığımız haftadan 3 enstantaneyi yorumlamaya çalışacağım. Üçü de kendi içinde birbirinden kontrast, birbirinden canlı, birbirinden ibretlik öğelerin yarattığı kareler bunlar. Medya eliyle şekillenen hafızasızlığımızı, duyarsızlığımızı ve bilinçsizliğimizi gözümüze sokan kareler…
HAVA İŞÇİDEN YANA DÖNDÜ PEKİ YA
MEDYA?
Geçtiğimiz hafta sonu binlerce TEKEL işçisi ve destekçileri Ankara’yı umudun, direnişin, emeğin başkenti haline getirirken burjuva medyasının gözü kulağı İstanbul’daydı. İşçiler başkentte “aş” diye haykırdıkça medya, kültürel görgüsüzlüğümüzün bir numaralı ürünlerinden havai fişekleri sokmaya çalıştı gözümüze. Sadece İstanbul’da Sulukule gibi bir kültürel mirası yok eden AKP hükümetinin Tarkanlı, Kenan Doğululu “Kültür Başkenti” kutlamalarını yedirmeye çalıştı biz balık hafızalılara.
Elbette şaşırtıcı değil. Her zaman olduğu gibi işçi direnişini “az gören” ya da maniple ederek yansıtan burjuva medyasının böylesi bir tavır alması onun sınıf bilinçliliğinin yüksekliğini gösteriyordu. Öyle ki pazar günü televizyonları, İnternet sitelerini, pazartesi sabahı gazeteleri açan yurdum insanları İstanbul’un kültür başkenti oluşunu manşetlerden, kocaman kocaman puntolarla takip edebiliyordu. On binlerin onurlu direnişi ise “İşçiler Türk-iş binasını işgal etti” gibi çarpık başlıklarla kuytuya köşeye gizleniyordu.
Tüm bunlar bize sağlam bir Marksist medya teorisi doğrulaması yapma imkanı verdi. Ortaya çıkan sonuç kitapta yazdığının birebir aynı: “Kapitalizmde burjuvazinin hakimiyetindeki medya, sahibinin sınıfsal çıkarlarını gözetmek ve bu çıkarları mümkün kılan razı gelme ortamını yeniden üretmek için vardır.” Yandaş medyasından, rakip medyasına tüm burjuva gazetelerinin on binlerin katıldığı tarihi bir direnişi göz ardı etmesi tesadüf değildi. Ve şu teori bir kez daha kanıtlandı ki siyasi konjonktür ne olursa olsun burjuvazinin asıl düşmanı işçi sınıfıdır ve onun mücadelesinden sağlanacak siyasi fayda, sınıfsal çıkarları riske atmaya değmez.
‘RENKLİ’ ERMAN
TOROĞLU’NUN
YANINDA 40 ‘VASAT’ EMEKÇİ NEDİR Kİ?
Ana temamızı sporla harmanlayalım. Malum 321 milyon dolarlık ihaleden sonra spor medyası da gözle görülür bir dönüşüm içerisine girdi. Büyük bir yükün altına giren yayıncı kuruluşun ilk hamlesi Erman Toroğlu’na kapıyı göstermek oldu. Aynı gün içerisinde bir haber daha yayıldı kulaktan kulağa. Doğan Grubu’na bağlı D-Spor’da büyük çaplı bir tenkisat gerçekleşecekti ve 60 kişilik ekipten tam 40 kişi işten çıkarılacaktı. Medya, Erman Toroğlu’nun azlini memleket meselesi yaparken ekmeğinden olan 40 kişinin (rakamın 55’e çıkabileceği söyleniyor) adını birkaç İnternet sitesi dışında anan yoktu.
Hayatında kaç tane spor müsabakası izlediğini bilmediğim ama hiçbir çalışanının hakkını savunmadığını çok iyi bildiğim Ertuğrul Özkök’e göre Erman Toroğlu çok renkli bir karakterdi ve bu yüzden de iktidar için büyük bir tehditti! Ülkede vasat insanların başlattığı bir cadı avına kurban edilmek isteniyordu Erman Hoca. Sokaklar “terminatörlerle” dolmuştu.
Evet, ülkede her daim bir cadı avı var ve çevremiz “terminatörlerle” dolu. Fakat benim Özkök’e tavsiyem böylece nitelediği insanları aramak için fazla uzağa gitmesin. Aynaya ve senelerce yönettiği medya grubuna dönüp bakarak onurlu keşfine başlayabilir. Doğrudur; birileri “terminatörler” tarafından avlandı. Örneğin D-Spor bünyesinde çalışan ve sayısı 40 ila 55 arasında değişen emekçiler.
‘GÖRDÜĞÜNE İNANMA’
Tüm bu rast gelmeler bir tesadüf mü yoksa kaderin cilvesi midir bilemiyorum. Belki de temizlememiz gereken o kadar çok pisliğimiz var ki kaçınılmaz olarak ayağımıza dolanıyor hepsi. Bizler Hrant Dink’i “Faşizme inat kardeşimsin Hrant” diyerek anmaya hazırlanırken aynı günlerde Abdi İpekçi’nin ülkücü katili Mehmet Ali Ağca cezaevinden bir medya süper starı olarak salınıveriyordu. O aslında ne kadar pişmandı, ne kadar salahtı, ne kadar Mesih’ti. Hrant Dink’in Sorosçu bir hain olduğu memlekette Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu da yaşasa Ergenekoncu olacaklardı zaten.
Ağca’nın hakkında yazılan kitaplar ve Hollywood’dan aldığı film teklifleri manşetleri süslerken bize de Hrant’ın katili Ogün Samast’ın “özgürlüğüne” kavuştuğu gün anlı şanlı medyamızdan aynen böyle muamele göreceği gerçeğiyle yüzleşmek kalıyordu. Burjuva medyası kendi çıkarlarını yaşatabilmek uğruna hakikatleri bulanıklaştırıyor, haberleri çarpıtıyor ve hiç yaşanmamış bir tarihin kumaşından bize meşrebince bir görsel hafıza biçiyor. Ve bizler, yani halkın büyük çoğunluğu gerçekleri göremeyecek kadar aymazlaşıyoruz. Hrant’ı değil Ağca’yı görüyoruz. Emekçileri değil Tarkan’ı görüyoruz, Erman Toroğlu’nu görüyoruz, Tayyip Erdoğan’ın şovunu görüyoruz. Hermann Hesse’nin muazzam romanı Bozkırkurdu’nda dediği gibi “Eldeki bir ayna duvardaki iki aynadan yeğdir.” Gelin görün ki ellerimiz arkadan bağlanmış, etrafımız sahte aynalarla çevrilmiş ve zihnimiz uyuşturuluyor.
O halde Karl Marx ve Friedrich Engels’in bundan tam 164 yıl önce parmak bastığı bir gerçeği hatırlamanın, hatırlatmanın vaktidir: “Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretimin araçlarını da emrinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içine girmiş durumdadırlar ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda bu egemen sınıfa bağımlıdır.”
Bu pasajın müzikal mealini 21.yüzyılın devrim marşlarını besteleyen Bandista şöyle yapıyor: “Gördüğüne inanma, gördüğüne inanma, gördüğüne inanma sen.” Havariler mitler yazarken, uyuyakalmayalım!..
M.Fabian Sözmen
ÖNCEKİ HABER

ÇİZGİ DIŞI

SONRAKİ HABER

Yazarımız Edebiyatçı Ayşegül Tözeren gözaltına alındı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa