24 Ocak 2010 05:00

Zeus sunağı

“Denizler tanrısı Poseydon; durmadan tanrıların işine karıştığı için Troya savaşı sonrası ülkesine dönerken, kral Odisseus’un bütün gemilerini batırdı...

Paylaş

“Denizler tanrısı Poseydon; durmadan tanrıların işine karıştığı için Troya savaşı sonrası ülkesine dönerken, kral Odisseus’un bütün gemilerini batırdı... Ne var ki Odisseus, aklıyla bütün güçlükleri alt edip ülkesi İtake’ye dönebildi. Bu arada akıl tanrıçası Atena da zaman zaman ona yoldaşlık ediyordu.”

Tanrıça Atena, yirmi yıldan fazla savaş ve yolcuklarda harcadığı zaman içinde ülkesini saran bir avuç egemenin, hem halkın birikimlerine hem de kendininkine nasıl el koyduklarını anlattı kral Odisseus’a. Sonra da tanrıça Atena, bu sömürgenlere karşı eyleme geçebilmesi için onu yaşlı ve perişan bir dilenciye dönüştürüp her şeyi çok iyi bilen eski çobanı Eumayos’un kulübesine gönderdi...
Çoban Eumayos, Akdenizlilere özgü büyük bir konukseverlikle buyur etti ihtiyar dilenci kılığındaki Odisseus’u... Hemen bir domuz kestirip bir sofra hazırlamaya başladı. Bir taraftan da o uğursuz Troya savaşına zorla katılıp artık dönmeyen efendisine getiriyordu sözü... Sık sık gözleri yaşarıyordu. “Kendilerini tanrıların özel kulları olarak tanıtan birtakım adamlar, hem topraktan ürettiklerimize hem de kıyıda köşede biriktirdiklerimize el koydular. Ha bire beleşten yiyip içiyorlar!” diye yeniden söze başladı çoban Eumayos; “bununla da yetinmeyip Odisseus’un sözde dul kalan hanımını da yataklarına almak istiyorlar! Geceleri şarapları çekip çekip naralar atıyorlar... Bıyığı yeni terleyen oğlu Telemahos da dayanamayıp babasını denizötelerinde aramaya gitti... O burada olsaydı hiç bu asalakları barındırır mıydı?.. Neyse ihtiyar konuğum, tasın boşaldı; tazeleyeyim... Benim söylediklerime bakma sen! Rahat rahat yemeğini ye...”
Kral Odisseus hemen yerinden fırlayıp pırıl pırıl gönüllü çobanını şapur şupur öpmek istedi. Ama bunu yapamazdı... Yalnızca bir süre yüzüne baktı üzgün çoban Eumayos’un... Eumayos da susup yaşlı gözlerle baktı ona.
Böyle birbirlerine bakarlarken, o eski barış günlerine dönebilmek için ne yapmalı diye düşünüyorlardı kuşkusuz... Havayı biraz dağıtmak için “Haydi, böyle dalıp gitmeyelim, ihtiyar konuğum” dedi çoban Eumayos; “sen iyice karnını doyur hele... Ondan sonra söylersin söyleyeceklerini... Gerçi ben ha bire konuşuyorum ya, sen bana bakma! Evet, bu güzelim topraklarımızda ekip biçtiklerimizi, beslediğimiz hayvanlarımızı o bir avuç eşkıya yiyip içiyor... Hani adamlar doymuyor da yahu!.. Ne kadar çok yerlerse o kadar da çok acıkıyorlar!.. Zeus baba onlara ömür diye kaç gün bağışladıysa o kadar gün bu adamlar hep aç!.. Hep verin diyorlar... Getirin... Ama hiçbir gün de siz ne yiyip içersiniz, diye sordukları yok... Benim on dört komşu çobanın her biri, her gün en besili hayvanlarından birini götürüp bu asalaklara veriyor... Bir gün çobanlardan biri; ‘Bu kadar hayvanı siz kesip kesip yiyorsunuz, ama yakında bunlar tükenecek...’ gibilerden bir şey diyecek olmuş. Vay sen misin bunu diyen!.. Paldır küldür üstüne çullanmış o soylu keneler... Diğer çobanlar da korkmuşlar tabii. .. ‘Sen ne diyorsun pis çoban?’ diye bağırmış bu soylulardan biri. ‘Biz tanrıların özel yarattığı seçme kullarız!’ demiş; ‘sizler bizleri ne kadar doyurur, bizim için ne kadar çalışırsanız, Hades’te tanrılar size onun kat kat fazlasını verecek...’ Ah, efendim burada olsaydı, hiç onları böyle konuşturur muydu?..”
Dilenci kılığındaki kral Odisseus; “Peki sevgili çoban dostum, bu efendinin adı neydi? Çok gezip dolaştım ben. Adını söylersen belki tanırım... Belki hakkında bir şeyler duymuşumdur...”
Çoban hemen ihtiyarın yüzüne baktı. “Sevgili konuğum, denizleri aşıp bu adaya kim gelirse gelsin, artık beni kandıramaz.. Yalnız beni değil, efendimin karısını da kandıramaz... O soylu eşkıyalar, savaştaki kocasından haber getirdik diye güzel hanımımın konağına yerleştiler hep... Tabii önce buraya geliyorlardı. Benden duyduklarını yalanla dolanla karıştırıp doğruca dünyalar iyisi hanımımın konağına gidiyorlardı... O da onların her birini orada ağırlıyordu... İşte böyle böyle gelen tanrı konuğu bu eşkıyalar, ülkemizin iliğini sömürmeye başladılar arsızca!.. ‘Bizler tanrıların seçme kullarıyız’ diyorlar, başka bir şey demiyorlar... Hep o halkını kendinden ayırmayan efendimin yokluğu yüzünden bu olup biten rezillikler.... O Odisseus denen efendimin yokluğu yüzünden... Ona ben ağabey derdim hep. Nasıl severdi beni anlatamam... Şimdi içimi kanatan bütün gurbetleri o doldururdu... Abim, kralım, anam-babam, vatanımdı o benim. Sürülerim, içtiğim suydu...”
İçine aniden apaydınlık ve sepserin bir pencere açılıvermiş duygusuna kapılan dilenci kılığındaki Odisseus, bütün sevecenliğiyle kolundan tuttu çobanın; “Beni dinle sevgili dostum” dedi; “senden ne üstüme bir giysi, ne de başka bir şey istiyorum... Benden önce buraya gelen o arsız eşkıyalardan biri de değilim... Yalnız sana şunu söyleyeceğim: O çok sevdiğin Odisseus ölmedi... Olimpos’taki tanrı Zeus da, şu bana sunduğun konuk sofran da tanığım olsun: Ya bu ay ya da önümüzdeki ayın başında buraya gelecek o. Müjdemi sonra verirsin... Evet, Odisseus gelecek!...”
Bunun üzerine Odisseus da, çoban Eumayos da hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı...
Hiç kuşkusuz ikisi de, savaşın arsızca yuttuğu o güzelim eski barış günlerine ve o günlerdeki mutlu ülkelerine ağlıyorlardı...
Yaşar Atan
ÖNCEKİ HABER

MaksatMuhabbet

SONRAKİ HABER

İran: Müzakere değil, direniş ve mücadele şartları var

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa