27 Ocak 2010 00:00

Nükleerdeki oyunlar...

Başbakan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama ile nükleer santral ihalelerinden “vazgeçtiklerini” duyurdu.

Paylaş

Başbakan geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklama ile nükleer santral ihalelerinden “vazgeçtiklerini” duyurdu. Hükümet kendi inisiyatifi ile ihaleye bile gerek duymadan 2 adet nükleer santrali Rusya’ya özel anlaşma yolu ile yaptırmaya karar vermiş. 10 Kasım 2009’da Danıştay, TMMOB’un açtığı dava sonucunda Tetaş tarafından ihaleye açılan ve Atomstroyexport-Inter RAO-Park Teknik Rus-Türk ortaklığı tarafından rakipsiz olarak alınan ihalenin 3 maddesini yasalara aykırı bulmuş, bunun üzerine Tetaş da 21 Kasım 2009’da ihaleyi iptal etmişti. Yapılan ihalede sözler verilmiş olmalı ki tekrar Rusya ile böyle bir anlaşma yapmaya çalışıyorlar. Geçmişte Mesut Yılmaz hükümetleri dönemindeki nükleer ihale hazırlıklarında milyon dolarlık rüşvet söylentileri hâlâ kulaklarımızda. Tabii olan biteni yalnızca rüşvetle açıklayabilmek mümkün görünmüyor, daha derin karmaşık ilişkiler olduğu gerçeğini anlamaya çalışmamız gerekiyor.
Uluslararası Atom Endüstrisi Kurumu (UAEK) Başkanı Baradey’in daha önce yapmış olduğu açıklamayı hatırlamamız gerekmekte. Baradey şöyle demişti: “İran, elindeki az zenginleştirilmiş uranyumu iyi ilişkiler içinde olduğu Türkiye’ye versin, bu uranyum Türkiye’de UAEK’in oluşturduğu bir sistemle koruma altına alınsın, İran’ın ilaç sanayi ya da enerji gibi alanlarda kullanacağı daha zengin uranyumu Rusya İran’a ulaştırsın, Türkiye de aynı miktarda cevheri Rusya’ya iletsin. Bu döngü sürekli devam etsin. Tüm dünya rahat etsin.” Ne güzel bir döngü değil mi, hemen ardından İran da böyle bir planı kabul edebileceğini açıklamıştı. İptal edilen ihaleye neden yalnızca Rusya’nın katıldığını, bu ihaleye ABD’li Kanadalı ya da Avrupalı nükleercilerin ilgi göstermediğini sorgulamamız gerekiyor.
Henüz dünyanın hiçbir bölgesinde, nükleer atıkların saklanması için lisanslı, son depolama alanı bulunmamaktadır. Bu atıkların getireceği milyarlarca dolarlık ek maliyetler, nükleer santral taraftarlarınca hiç dile getirilmemektedir. Sadece Çernobil’de yaşanan felaket değil, Japonya’da da son 10 yılda meydana gelen kazalar, nükleer santrallerin güvenlik sorununun “eski teknoloji” masalıyla açıklanamayacağının en açık göstergesidir. Enerji bakanı yapılacak olan santralin en yeni teknoloji ile imal edileceğini ve hiçbir riskinin olmadığı masalını bize anlata dursun, burada gerçekten santral mı kurulmak istenmekte ya da farklı amaçları var da bizlerden gizliyorlar mı. Nükleer enerji dünyada terk edilmektedir ve Türkiye’nin nükleer enerjiye ihtiyacı yoktur. Bu tamamen nükleer lobilerin daralan pazarlarına yer açmak ve atıklarına depo bulmak ihtiyacından kaynaklanmaktadır. Türkiye’yi yeni facialara sürüklemeye ve nükleer lobilerin pazarı-çöplüğü yapmaya çalıştıkları gerçeği ile yüz yüzeyiz.
Emperyalist ülkeler mevcut hükümet eli ile ülkemizin başına birçok çorap örmekte. Bu nükleer gelişmeler de aynı bağlamda değerlendirmemiz gereken gelişmelerdir. Son yıllarda ülkemizde 60’a yakın termik santral lisansına, 1500’ü aşkın HES projesine lisans verilmiş, onlarca çimento fabrikası inşaatları da başlamış durumdadır. Ülkemizin her bölgesini kapsayan tek teşvik verilen yatırım ise tehlikeli katı atık yakma tesisleridir, bu tesislerde yakılacak atıklar içinde nükleer atıklar göze çarpmaktadır. Bütün bunlar bize çok açık bir biçimde ülkemizin, Avrupa’nın ve ABD’nin çöplüğü haline geleceği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Yine geçtiğimiz günlerde hükümetin bakanları nükleer santrallerde kullanılan çubukların üzerindeki plütonyumların ülkemizde çubuklardan ayrıştırılarak tekrar sahiplerine geri gönderilebileceğini ve buna sahiplik yapmak istediklerini açıkladılar. Fazla söze gerek yok aslında olup bitenler ve yapılan açıklamalar bizim gerçekleri yeteri kadar anlamamızı sağlıyor.
Bu yıl Başbakanımız Davos’a gitmiyormuş, oysa Davos’ta bu yılki tema yeniden düşünme, yeniden tasarlama ve yeniden inşa konularını içerecekmiş. Öyle sanıyoruz Başbakanımız bu yeniden inşa sürecine çoktan vakıf olmuş ve buna uygun politikalarla Türkiye’yi yönetmeyi pekala becerebiliyor. Oradan öğreneceği fazla bir şey yok.
Maalesef geçmiş hükümetlere rahmet okutabilecek bir hükümet tarafından yönetilmekteyiz. Dizginsiz bir biçimde ülkemiz emperyalistlerin talanına açılmış ve tüm doğal kaynaklarımız uluslararası tekellere peşkeş çekilmiş durumda. Bu gelişmelere dur diyebilecek bir önderliğe acilen ihtiyacımız var. Yoksa ileride doğal kaynakları tükenmiş, ormanları yok olmuş, suları çalınmış, toprakları ve suyu kirletilmiş, açlık ve sefalet içinde bir ülke ile baş başa kalacağız. Ülkemizin dört bir yanında ayağa kalkmış, doğal katliamlara ve talana direnen insanlara, işten atmalara karşı direnen TEKEL işçilerine selam olsun. Onların tutumları bize ne yapmamız gerektiğini açık bir biçimde anlatıyor. Emperyalistlere ve işbirlikçisi AKP Hükümetine karşı gün direnme, gün mücadele günüdür...
YUSUF GÜRSUCU DOĞADER Yönetim Kurulu Üyesi
ÖNCEKİ HABER

Aynı film, aynı senaryo...

SONRAKİ HABER

Sıfır Gelecek aktivistlerinden Taksim'de eylem: COP’a güvenme iklim için harekete geç

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa