YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

YOLCULAR İÇİN EL AYNASI

  • Bir yolcu gördüm,Telaş içindeydi.


    Bir yolcu gördüm,
    Telaş içindeydi. Yolculuk yaptığı sırada değil ama vardığı her yerde çok geçmeden yapayalnız hissediyordu kendini. Yalnız, yabancı ve fazla.
    Tedirginliğini, hatta kuşkulu bakışlarının neredeyse bir çığlığa dönüştüğünü görmüştüm; imdat isteyen çaresiz bir çığlığa... O an gelip çattığında derhal terk etmek istiyordu bulunduğu yeri.
    Yine günlerin birinde tam kaçıp gitmek üzereyken yaklaştım yanına.
    “Neden” diye sordum; “onca yolculuktan sonra belki de tam istediğin yeri bulmuşken, nedir bu huzursuzluğun sebebi? Kaçtığın kim?..”
    Önce cevap vermedi. Uzun süre düşündü.
    Bekledim... Hiç sesimi çıkarmadan ve kıpırdamadan bekledim.
    Oturduğu yere bir türlü yerleşemiyor, huzursuzluk içinde sürekli kıpırdanıyor, sağa sola nedensiz uzanıyor, gözleri boşlukta ürkek geziniyordu. Bir tuzaktan kurtulmaya çalışırken ikincisine yakalanmış hayvanın yorgun çırpınmaları ve azalan umutları vardı her halinde.
    Ne kadar zaman onu öylece seyrettim, tedirginliğin girdaplarında ne kadar debelendi hatırlamıyorum, ama birdenbire kendimi dayanılmaz bir konuşma isteği içinde buldum. Üstelik tuhaf ama kollarım, bacaklarım, tüm gövdemle kıstırılmışlıktan kurtulmak ister gibi ben de çırpınıyordum. Kontrol edemiyordum davranışlarımı. Hele içimde kabaran bir fırtına, gövdemi yırtarak savrulmak ister gibi zorluyordu bedenimi.
    Tam o sırada söze başladı. Beklediği benim bu halimdi sanki.
    Sesi bir anda ruhumu yatıştırdı.
    “Bir yolcu gördüm” diye lafa girdi.
    “Kalabalık bir kentin orta yerinde, çevresinde pek çok insanla birlikte oturmuş bir şeyler anlatıyordu. Sesi o kadar güzeldi ki, ahşap bir köprünün ayaklarına sürünerek akan nehrin sesi gibi şenlendiriyordu herkesi.
    Aralarına katıldım. Saatlerce anlattı, günlerce meclis dağılmadı. Neden sonra, sözlerinin en heyecanlı yerinde fark ettim ki, çevresine oturmuş dinleyenlerle onun arasında görünmez bir ağ oluşuyor; o anlattıkça ağın gözleri küçülüyor, ipler kalınlaşıyordu.
    Onu uyarmak istedim; konuşması sürdükçe, her sözü dinledikçe, her soruya cevap verdikçe ağa daha fazla dolandığını, daha çok kapana kısıldığını anlatmak istedim. Fakat tam o sırada fark ettim ki, ağzımdan ilk kelimeler dökülürken, benimle onun arasında iki sıra bağ oluşmuş, kıvrılıp uzanarak büyük ağa eklenmeye başlamıştı.
    Hemen sustum. Susmakla kalmadım, derhal kaçtım oradan. Başka çarem yoktu. Kaçtım ve bir daha ne o kente uğradım ne de o yolcuyu gördüm” diye bitirdi sözlerini.O sustuktan sonra da merakımın ateşi yanmaya devam ediyordu. Sorumun cevabını almamıştım doğrusu.
    “Peki, sen hep buralara gelmeyi istediğin halde neden hiç ilişkin olmadı insanlarla? Neden arana hep mesafe koydun” diye sordum.
    “Kapana kısılmak en korktuğum şeydir” dedi; “ruhum zaten kıstırılmışken, bir de bedenimi esir vermek istemem. Bu nedenle asıl kaçışım kendimden, tek çarem de yollar...”
    Bunları söylerken ikimizin üstünü örtmeye başlayan incecik tülü fark etmedi.
    ÖZCAN YURDALAN
    www.evrensel.net